Mukaddes emanetler bizlere ve bizden sonrakilere emanet

Yavuz Sultan Selim Mukaddes Emanetleri İstanbul’a göndermekle kendisini olduğu kadar ondan sonra gelecek neslini ve biz torunlarını şereflerin en yücesiyle müftehir yapmıştır. Hiçbir kıymetle ölçülemeyecek kadar paha biçilmez olan Mukaddes Emanetler, Hazîne-i Hümâyun’da muhafaza edilmiş, dünyadaki hiçbir eşyaya nasip olmayacak ölçüde, tonlarca ağırlıktaki birbirinden kıymetli mücevheratla süslenip muhafaza altına alınarak. Tarihçi Atâ Bey’in verdiği bilgilerde Yavuz Sultan Selim bunun için bir bina inşa etmiş derse de bu binanın Fatih zamanında yapılmış olduğu kesinlik kazanmıştır. Önceleri Harem-i Hümâyûn’da muhafaza edilen Mukaddes Emanetler, daha sonraları diğer padişahların kendisiyle görüşmeye gelenleri kabul ettiği Arzhâneye konulmuş ve bunun bitişiğindeki dinlendiği Has Oda ve bunlara uzun sofayla birlikte kare planlı bir dörtlü oluşturan Has Oda, Has Oda Kasrı ve sultanın kış odası olarak da bilinen yapı, II. Mahmud döneminde özellikle Mukaddes Emanetlere tahsis edilerek, “Hırka-i Saâdet”, “Emânât-ı Mukaddese” veya “Mukaddes Emanetler Dairesi” olarak anılmıştır. Burada her Ramazan ayında bir tören düzenlenirdi. Ramazan’ın on beşinde, padişah, arz ağalarıyla beraber büyük bir ihtimamla temizlenen daireye, girerek, büyük gümüş sandığın içindeki küçük altın sandığı altın bir anahtarla açarak, Peygamberimizin hırkasının bulunduğu bohçayı kucaklayarak alır, bizzat kendisi tarafından hazırlanan serginin üzerine kordu. Orada yedi işlemeli bohça incilerle bezenmiş şeritlerinden sıyrılarak teker teker yine padişahın kendisi tarafından açılır, üzerine “destimal” adı verilen, ortasında ve kenarlarında kalıpla ve baskı tekniğiyle beyitler yazılmış olan ince tülbentlerden biri örtülürdü. Öğle namazından sonra şeyhülislâm, vezirler ve diğer devlet erkânı Hırka-i Saadet Dairesine gelirler. Daha önceden hazırlanmış olan bu destimal denilen örtülerden birini alarak hırkanın üzerine koyarak bu tülbent üzerinden Peygamberimizin hırkasına yüz sürerlerdi. Sonra bu tülbendi o günün hatırası olarak alıp, huzurdan büyük bir huşu içinde ayrılırlardı. Bu hırkaya değen tülbent, o yüce Peygamber (s.a.v.)’in şefaati ümit edilerek öldüklerinde kefenlerinin içine konurdu. Başta padişah olmak üzere bu kutsal emanetler işte böyle büyük bir heyecan ve hürmetle ziyaret edilirdi. Hırka-i Saâdet Dairesi sadece Ramazan’da değil, diğer zamanlarda da Osmanlı için önemli bir ibadet ve merasim mekânıydı. Padişahlar tahta çıkınca ilk bi’ati burada alır, kızlarının nikâh törenleri burada yapılır, savaşlarda cepheye götürülecek sancak-ı şerif buradan çıkarılırdı. Ayrıca çeşitli vesilelerle yapılan dualar burada icra edilir, şehzadelerin hatim, padişahların “irsâl-i lihye” (sakal bırakma) dua ve törenleri de bu dairenin önünde yapılırdı. Mukaddes Emanetler Dairesi’nin, padişahın kendisi de dâhil olmak üzere kırk kadar görevlisi vardı. Ayrıca Has Oda hademelerinden her gün dört kişi Hırka-i Şerif Dairesi’nde kalarak burada nöbetleşe Kur’an-ı Kerîm okurdu. Burada her gün yirmi dört saat fasılasız Kur’an okunması geleneği ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim ile başladı ve sonraları bu gelenek, kanun haline dönüştü. Halen bugün de burası Kur’an tilâvetiyle hemhal olmaktadır. Yahya Kemal Beyatlı, “Aziz İstanbul” isimli eserinde: “Gezintilerimde bir hakikati keşfettim. Bu devletin iki manevî temeli vardır: Fatih’in, Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in, Hırka-i Saâdet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!” diyor. Bu iki manevî temelin biri maalesef müze haline gelmekle yıpratılmıştır. Ama Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saâdet Dairesi önünde asırlar boyu okunmakta olan Kur’an çok şükür hâlâ okunmaktadır ve inşaallah yüzyıllarca da okunacaktır.

BİZİ YAVUZ SULTAN SELİM’E ALIP GÖTÜREN SAGOPA KAJMER’İN ALBÜMÜNDEKİ ŞİİR

Ne alâka diyeceksiniz Evet, ne alâka, Sagopa Kajmer ve Yavuz Sultan Selim! Ancak Sagopa Kajmer’in “Kötü İnsanları Tanıma Senesi” Albümündeki 6. Parça Olan Gölge Haramilerinin son bölümünde okuduğu şiir büyük padişahımız Yavuz Sultan Selim’e aittir. Bu şiir Yavuz’un diğer şiirlerinden farklıdır, özeldir. Onu özel kılan şiirin veznidir ve her şairin böyle bir kurguyla yazamamasıdır. Bu şiirin soldan sağa okunduğundaki ilk dizesi yukarıdan aşağıya okunduğunda da ilk dizeyle aynı oluyor. Yani soldan sağa okunan dizeler, yukarıdan aşağıya da okunduğunda da değişmiyor. Bulmaca gibi, insanı heyecanlandırıyor! Edebiyatımızda böyle şiirlere “Vezne-i ahar” deniyor. Aruzun müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün ya da müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla yazılan murabbaya vezn-i âhar denir. Uyak dizilişi murabba gibidir. Dize sonunun yanında iç uyak da vardır. Dörtlüklerdeki dizeler ikinci müstef’ilâtün’den başlayarak birbirine zincirleme bağlıdır. Her müstef’ilâtün sütun halinde yukarıdan aşağıya okunduğunda, sütun sayısındaki söz öbekleri ile dize sayısındaki söz öbekleri aynı olur. Bu yöntemle halk edebiyatımızdaki ozanlarımız da Divan edebiyatımızdaki şairlerden etkilenerek bunun gibi şiirler yazmışlardır. Bu şiiri türünde ilk ve tek diyen akademisyenler var. Bu şiirin türü hakkında da pek çok yorum yapılmış. Divan şiirinde sapmalar başlığı altında nevi şahsına özel bir tür diyen akademisyenler olduğu gibi, tevşih, ayaklı semai, murabba’, mutarraf veya mudalla’, palindromik şiir de diyenler var. Şimdi Yavuz’un bu şiirini daha iyi anlatabilmek için sizlere renkli olarak yazacağım. Her rengi alt alta okuyun, soldan sağa okuduğunuzun aynısı çıkacak karşınıza:

“SANMA ŞAHUM HERKESİ SEN SÂDIKÂNE YAR OLUR

HERKESİ SEN DOST MI SANDUN BELKİ AĞYÂR OLUR

SADIKÂNE BELKİ OL BU ÂLEMDE DİLDÂR OLUR

YÂR OLUR AĞYÂR OLUR DİLDÂR OLUR SERDÂR OLUR”

(Yavuz Sultan Selim)

“Sultanım! Herkesi samimi bir dost sanma. Herkesi dost mu sanıyorsun, belki de düşmanın olur o dost bildiklerin. Sadık olana yaraşır yolda belki samimi dost bulabilirsen, o dost da bu âleme sevgili olur. Bu âlemde insanlar adama dost da olur, düşmanda, sevgili de olur.”

Gelelim şimdi bu şiirin hikâyesine: Yavuz Sultan Selim, şehzade iken bir gün etrafındaki güvendiği arkadaşlarını da yanına alarak, tebdili kıyafet, Şah İsmail’i yoklamaya gider. Durumunu merak etmektedir. Kendisi de Şah İsmail de aynı zamanda usta birer şairdirler. Şah İsmail de satranç oynamayı çok sevmektedir ve bu oyunda pek de mahirdir. Bunu bilen Yavuz, Bektaşi dedesi kılığına girer. Yanındaki sırdaşlarıyla birer kat Bektaşi hırkası giyerler. Elde teber, belde sapan-ı Davudî, başta Vahidî geç, deri tennure, kırmızı kuşak sarınıp, heybe, post ve ihram alıp, tıraş olurlar. Artık tam anlamıyla birer Bektaşi dervişi olmuşlardır. Kimse tanıyamaz onları. Konakladıkları yerde Yavuz satranç oynar ve herkesi yenir. Ünü ta Şah İsmail’e kadar ulaşır. Şah onu görmek ister ve konuk olurlar şaha. Şah İsmail’in huzuruna vardıklarında Yavuz Sultan Selim, kendini Selim Dede olarak tanıtır ve belinden İsrafil neferini, zemzeme-i Haydarî ve Muhammedi’yi çıkarıp, On iki İmam rumuzu gösterip, “Er Hak” diye dualar eder. Şah İsmâil ayağa kalkarak onu ağırlar. Nereden geldiğini sorar: Selim Dede: “Şahım Kayser-zeminden Hazreti Hacı Bektaşi Veli’den gelip, oradan Kırım diyarına, oradan Şemhal’e gittik. Buhara’da Meşhed-i sultan Horasan’ı ziyaret edip, Şeyhten nameler alıp, güzelce gülen cemaline geldim.” diyerek elindeki mektupları sunar. Şah İsmail: “Sen gerçekten usta bir satrançbaz mısın ” diye sorar. Bunu onaylayan Selim Dede’ye: “Gel seninle teke tek satranç oynayalım. Ya taht ola ya baht!” der. Selim Dede: “Şahlık manidir, şahım ile oynayamam” der. Şah İsmail: “Vallahi şahlık şöyle dursun, elinden geleni esirgeme, hemen meydan senindir, çekinme oyna!” der. Oyun başlar. Yavuz Şah’ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz’a der ki: “Sen edep nedir bilmez misin Hiç şahlar mat edilir mi ” Elinin tersiyle Yavuz’a bir tokat atar. Selim Dede kılığındaki Yavuz: “Ya şahım sözünüzden döndünüz. Şahlık geçmez demediniz mi oyuna başlarken ” Sonra şahı teskin etmek için yukarıda yazdığım şiiri okur. Gururu okşanan Şah İsmail Yavuz’a bir kese altın verir. Yavuz Sultan Selim Han o bir kese altını sarayın bahçesinde bir yere saklar. Şah İsmail onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır. Aslında Yavuz bütün olanları şiirinde Şah’a anlatmıştır. Herkesin dost olmayacağını bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarak yani komutan olarak hatta düşman olarak da çıkabileceğini söylemiştir. Ama anlayamamıştır Şah İsmail. Yavuz da yediği tokadın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran’da Şah İsmail’i yenip sarayını ele geçirince o kese altını oradan çıkarıp sadaka olarak dağıtır. Ve Şah İsmail’e de bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: “Atacaksan tokadı işte böyle atacaksın.”