Tarih tekerrürden ibarettir sözü aslında tarihin aktörlerinin tarihsel süreçleri iyi analiz edemediğinin, tarihten ibret almadığının bir göstergesidir. Çünkü tarihin tekerrür etmesi demek, aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurması demektir. Sebebe müdahale etmeden, sebep üzerinde bir değişim gerçekleştirmeden farklı sonuçlar beklemek mantıklı bir davranış değildir. Bu yüzden günümüzün irade sahiplerinin aynı sebepleri ortaya koymasındaki en büyük etken tarihe bakıştaki arızadan kaynaklanmaktadır.

Tarihi yergi ve övgüler tarihi olarak okumak bu arızanın en büyük sebebidir. Çünkü tarihte ortaya konanları sorgulamadan, tarihi olayları analiz etmeden sahiplenmek ya da reddetmek bize tarihten kopuk eylemler sunmaktadır. Bu şekilde ortaya dünsüz eylemler çıkmaktadır ki, böylece dünsüz eylemler dünü yeniden yaşamamıza sebep olmaktadır. Ne yazık ki, Müslümanların son iki asırdır tarih içerisinde patinaj yapması bu yüzdendir.

Şu anda müfredattaki değişiklikler ne kadar bu durumu değiştirdi bilmiyorum ama lise müfredatında iki Osmanlı’dan bahsedilmektedir. Bir taraftan at sırtında zaferden zafere koşan bir Osmanlı anlatılırken diğer taraftan da zevk ve sefa içinde ilimden ve düşünceden habersiz çöken bir Osmanlı anlatılmaktadır. Bu şizofren tarih öğretiminin geldiği nokta dünsüz yarınlardır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış önemli bir fikir adamı olan Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi yaşadığı dönemdeki icraatları eleştirirken aşağıdaki cümleleri kurmuştur.

“Memleketimizde henüz sanayi yok gibidir. Hatta servet elde etmemize ve ihyamıza sebep olacak ziraat bile Ortaçağ’daki şeklinde ve hatta birçok noktalarda ondan bile daha adi durumdadır. İğneden ipliğe kadar, en adisinde en yükseğine kadar bütün ihtiyaçlarımızı Avrupa ve Amerika’dan bekliyoruz.”

Bu ifadeleri günümüzde eli kalem tutan insaf sahibi herkes mevcut durumumuzu tespit etmek için kullanabilir. Çünkü yüz yıl öncesiyle yüz yıl sonrasında karşılaştığımız sorunlar pek farklı gözükmemektedir. Bu da bize gösteriyor ki, o zaman söylenenler suya yazı yazmaktan öteye gidememiştir. Yaşananlar ise tarihin hamasetinde kaybolmuş gitmiştir. Tarih kitaplarını kurgulayanlar bizim aynı tarihi fiili olarak yeniden yaşamamızı zorunda kılıyor.

İki asırdır aynı gerçekleri tespit etmekten öteye gidemeyen düşünce dünyamız, artık hakikatin temsilcisi olmak zorundadır. Hakikate giden yol eylemden geçiyor. Artık tasavvurlarımızı bir usulün rehberliğinde yeniden inşa etmek zorundayız. Usulsüzlük düşüncelerimizde karmaşaya, başıboşluğa ve belirsizliğe sebep olmaktadır. Usule olan ihtiyacımız, yeniden var olma mücadelemizin bir parçasıdır. Hiçbir medeniyet belirsiz, dağınık ve keşmekeş düşüncelerden hâsıl olmamıştır. Medeniyet usulün düşünceye ve ilme verdiği kıvamla inşa edilebilmiştir.

Tarihimizi bu pencereden yeniden okumakta fayda var. Çünkü tarihi birikim bizim için önemli bir fırsattır. İslam medeniyetinin asırlar boyu ilmi ve askeri bakımdan sahip olduğu gücü hamaset yüklemeden anlamaya çalışmalıyız. Aynı şekilde son iki veya üç asırdır içinde bulunduğu çıkmazı da bu dönemi reddetmeden ders almalıyız.

Dünün imkânından faydalanmadan yarına çıkmamız mümkün değildir. O yüzden dünden aldıklarımızla yarına dair düşünmemiz gerekir.