İsrail’in Gazzeli masum insanlar, kadınlar ve çocuklar üzerindeki vahşeti hız kesmeden sürüyor. Şer ittifakı bir yandan son teknoloji silahlarını birleştirip yığınak yaparken, bir yandan da dünyaya bir ve beraber oldukları mesajını vermek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sadece ateşli silahları, bombaları kullanmakla yetinmiyor psikolojik savaş unsurlarını da denemekten geri durmuyorlar. Dünyanın gözü önünde hastanelerin, mülteci kamplarının, ibadethanelerin, okulların ve pazar yerlerinin bombalandığı, ekmeksiz, susuz ve ilaçsız insanların çaresizlikten ölümü bekledikleri bir atmosferde iki milyar Müslüman ve milyonlarca vicdan sahibi psikolojik kıyımdan geçiriliyor.
Gözünüzünüz önündeki vahşete karşı yapabilecek bir şeyinizin olmamasından daha büyük bir acı, ötesi daha büyük bir utanç olabilir mi? Sokağınızda bir yangın varsa “Acaba ne yapmalıyım?” sorusunu sormanın ne anlamı olabilir ki? Yapılacak şey bellidir: Hemen ve derhal söndürmek!
Bir insanı beş-on insan ortalarına almış evire çevire dövüyor, linç ediyor, işkence ediyorsa, “Böyle zamanlarda ne yapılabilir acaba, bir istişare yapıp dönelim(!)” demekten daha büyük göz yumma biçimi olamaz elbette. El armut toplama aygıtı değildir; haksızlığa mâni olmanın savunma silahıdır. Dil şahsi menfaatlerini koruma ve kollama enstrümanı değil, haksızlığa ve zulme sözle reaksiyon gösterme silahıdır. “Dil ola kese savaşı/Dil ola kestire başı” (Yunus Emre) mucibince karanlığın üstüne çöker, zalimin çenesini kapatır.
Buğuz diye bir şey var. Çok zamandır kullanmayıp rafa kaldırdığımız surat asma hakkımızdır buğuz bizim. Dosta, komşuya, kardeşe pervasızca gösterilen bu tavır, yeryüzünde ekini ve nesli ifsat edenlere karşı bir türlü gösterilmez. İsrail’e, Siyonizm’e karşı ne yapmalı? Kıyımdan geçirilen çocuklar ve bebekler üzerinden empati yapmak da mı gelmiyor aklımıza? Rahat uyuyamamak da mı gelmiyor? Zalime ve zulme ortak olanlara unutamayacakları bir insanlık dersi vermek de mi gelmiyor aklımıza? Halbuki milletlerin caydırıcılık gücü devletlerinkinden daha az değildir.
Bir evde yangın çıkmış, bir an önce kurtarılmazsa içindeki insanlar diri diri yanıp gidecekler; Komşular uzun uzun “Bu durumda acaba ne yapmamız gerekir?” toplantısı yapıyorlar. Garip değil m? Evet, garip ama gerçek!
DÜNYADAN TİKSİNMEK
Değer üretmek yerine var olan değerleri ortadan kaldırmak üzere hayatın orta yerine konuşlanmış bir dünyada yaşıyoruz. “Yaşıyoruz” dediğime bakmayın, uzun zamandır dünya bir yaşam olanı olmaktan çıktı ve yaşayan her şeye namlusunu doğrultmuş bir savaş aygıtı haline geldi. Katiller profesyonel, eli kanlı değil. Ölümün yürekleri sızlatan sesine susturucu takılmış. “Her şey çok normal” dünyanın yeni ekran görüntüsü.
Çocukların savaş bahanesiyle katledildiği bir dünyanın geleceğinden bahsedilemez. Çocukların, bebeklerin kanıyla zafer kazandıklarını zanneden barbarlar üç gün sonra nasıl bir dünyaya uyandıklarını daha net göreceklerdir. Dünyanın akıl ve vicdan sahipleri, merhamete ve sevgiye inananların cesareti sıfırlanmaya çalışılıyor. Adalet içi boşaltılıp kanla doldurulmuş bir kavram haline getirilmiş. İnsan hakları dillerde pelesenk. İnsan olma aşamasını tamamlayamamış sırtlan sürüleri kafalarına göre insan olmanın tanımını yeniden yapıyor. Bir yerlerden diledikleri renkleri, dilleri ve coğrafyaları insan kayıt defterinden silme yetkisini almışlar. Yeni emperyalist dünya düzeni “küçük olsun benim olsun” mantığı ile insanlık nüfusunu azaltarak kara parçalarını kendine göre daraltmaya çalışıyor. Küreselleşme ile birlikte emperyalizmin kültür cephesi iktifa etmez hale geldi. Bir süredir emperyalizm işgallerini açık açık ve doğrudan yapıyor. Savaşların sebebi yok, barışın uygulanabilir bir sonucu kalmadı. Dünya ismi ile müsemma alçaklığını sahneden indirip kendi reel yaşam alanlarına kaydırdı. Denaet ve şenaatin resmi geçidini yaşıyor dünya. Tiksiniyoruz, kalbimiz ve vicdanımız kadar midemiz de kabul etmiyor olup biteni. Fakat gidecek başka bir yerimiz de yok. Hicret ne güne duruyor diyenlere ise sadece şunu söylemek isterim: Güneşe göç vardı da biz mi gitmedik?!