Her uzaklığın mutlaka bir bedeli vardır. Uzak olmanın yakın sessizliği kendini büyütür her daim. Hangi tarafa bakılsa kimse yok. Kimsenin geleceği de yok üstelik. Beklense de nereye kadar beklenir. Beklemekle gelmek arasındaki mesafe genelde doldurulmamıştır. Öyle arada somut olarak durur mesafe. Hani neredeyse ele bir mesafe ölçen alıp ölçülse ele dokunacak. Sadece ele mi, türkülere bile dokunmuş, yer yön tayininde bulunmuş, yakılmasına/söylenmesine sebep olmuş. Neredeyse herkes bir ucundan tutmuş uzaklığın, kendi rengine boyuyor sabah akşam. Öksüz olan öksüzlüğe kırgın olan kırgınlığa. Öfkeli olan da öfkelikle boyuyor. Her şeyi içinde barındırana bir tanım gerekmez mi, gerekir, var aslında. Tanım denmez de baht denebilir. Kader oluşumuna hüzün katkıları olduğu için kederlidir her daim. Nedir o zaman kederli olan?
Uzaktasın ya her yaşantı uzak oluyor uzaklıkla. Akşam indiğinde sokak tenhalaşıyor, caddelerde tek tük. Pencereden bakınca akşamın inişi her şeyin saati saatine dakikası dakikasına hatırlanması… Hatırlamanın çaresi yok insan hatırlar. Hatırlananların hiçbirinin o anda olmayışı kederi artırıyor. İnsanın kendi yurdundan uzak olması uzaklığı bile üzüyor neredeyse. Uzaksın ve akşam oluyor. Sokaktan tek tük geçenler var. Gündüzün hayhuyu bitmiş, sesler kesilmiş, kimsesizlik duygusu gittikçe büyüyor, gittikçe her şey uzaklaşıyor, gökyüzünde ay bile çok uzak. Günler günlerle arka arkaya dizilmiş içte bir yerde. Kederli resimlerde. Keder veriyor her şeye. Günlere ve seslere.
“Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde”
(Kemalettin Kamu).
Her şey hem çok uzak hem çok yakın. Bir dağ başında buz gibi su kendi kendine akıyor. Ahşap oluktan buz gibi akıyor. Yemyeşil bahçeler yaz sıcağında. Fotoğraflar bir bir geçiyor kendi geçmişine doğru. Şurada bir çay bahçesi, yaz sıcağında. Şurada masada püfür püfür rüzgâr. Şurada caddede telaşlı telaşlı yürüyenler, caddede gevezelik yaparak adımlayanlar… Sonra birdenbire pencere pervazında gecenin karanlığı karşıda. Karşıda bir kapı açılıp örtülüyor. Karşıda gölgeler perdeye vuruyor. Ay kaldırımlarda gülümsüyor… Masa dağılıyor karanlığa doğru. Çay bardakları, kül tablası. Yokuş aşağı, yokuş yukarı aylar haftalar saatler dakikalar…
Ne işim var burada duygusu kendi gerçekliğinde tazeliğini korudukça uzaklık da arttıkça artıyor. Hemen yakında ama git git bitmez bir zamandır. O zamanda yaşama isteği o zamanı zamansızlaştırıyor. Her şey biteviye gelip yığılıyor. Şurada nasıl da güzel günler vardı değil mi, şurada sıkıntılı ama yine de güzeldi, her şey sessizce işliyor. Görünmez, derinlerde bir yerde. Bir dağ bir dağa kavuşuyor, kavuşur mu, olmaz ama kavuşur belki de. Çiçekli dağlar bahar günlerinde. Çiçekli günler. Çekilmiş kederle, zayıflamış. Gölgelerin içinde karanlık. Zifiri mi. Elbet dağılacak bir gün. Sonsuzluğa doğru…
Gidince dönebilir mi insan dönünce gelebilir mi gelince gidebilir mi. Bir fırtınada kalmak gibi. Fırtına dışında her şey yabancı. Her şey kendi yakınlığını uzaklaştırmış yabancı bir fotoğrafa hazırlanmış atmosferde. Atmosfere alışmaya çalışsa da alışmıyor yıllar geçip gidiyor yıllarca. Geçip gidiyor her şey. Geçip gidiyor mu. Hayır. Birikiyor içte.
İnsan kendi uzaklığını hep taşıyor üzerinde!