İlk nefesle birlikte bir çabanın içinde bulduk kendimizi. Aklımız ermese de, fikrimiz olmasa da ekmeğe, suya; bir annenin şefkat dolu okşayışına muhtaç olarak çırpınmakla başladı bu dünyadaki yolculuğumuz. Dünyadaki yolculuğumuzun, ömür dediğimiz sermayenin ne zaman, nerede, nasıl biteceği bize gayb olarak takdir edilmiş bu ilimin yegâne sahibince. Belki de o sebepledir ki yolumuzun darlığı, genişliği; kasisleri, virajları hususunda her zaman bir dikkate muhtaç olarak yaşıyoruz. Saatler işliyor, günler geçiyor, mevsimler dönüp duruyor. Hücrelerimizden başlayarak sürekli yeni bir hâlin içindeyiz. Her an yeniden bir yaratışta El-Halık olan.
Biz Türkler rüzgârı dilimize, “yer değiştiren hava, bu havanın hissedilen etkisi” olarak geçirmişiz. Elbette rüzgârın esip geçmesi ile zamanın gelip geçmesi arasında çok anlamlı bir bağ var. Kesintisiz deveran halinde olması ile meşhur dünyada, hallerimizin aynı vaziyette kalması mümkün değil elbette. Bu hususta “kalp” kelimesinin de hatırlatacağı çok şey var bize.
Kalp kelimesinin Arapça ’da ilk anlamına bakıldığında lügatin söylediği şudur: “Değiştirme, başka şekle çevirme, bozma”. Esasında bizim için dahi eskimiş bir anlam değildir bu. Nitekim “sahte, düzme, taklit” gibi anlamıyla da kullanmaya devam ederiz “kalp” kelimesini. Mesela kalp para, kalp akçe hatta kalp adam gibi…Kalp, iki akciğerimiz arasındaki tulumba vazifesi gören organımız olmakla beraber malumunuzdur ki bunun da ötesinde insanın manasını taşıdığı bir manevî kap olarak tarif edilmiştir. Halden hale giren, Peygamber efendimizin birçok hadisinde tarifini yaptığı ve istikamet üzere sabit kalması için dua ettiği kalbin, insanın manevî sağlığı için ehemmiyeti ortadadır. Mutasavvıfların kalbin halleri, hastalıkları, tedavî yolları hakkında yazdıkları ise büyük bir müktesebat oluşturur.
Elbette hayatımız her an hareketin, döngünün, doğuşun var olması ile kaim. Hâlden hâle geçip duruyoruz her saniye. Şimdi, geçmişin silinmez izlerinin, geleceğin zihnimizde türettiği endişelerin gölgesinde. Tam da burada hatırlatmak lazım ki; insanı tarif ederken Şeyh Sadi Şirazî “Yek katre-i hûnest, sadhezerân endişe” der. Yani insan üç beş damla kan ve bin bir endişedir. Üstad, bu veciz tarifle zannımca bir gerçekliği ortaya koyarken esasında bedenî varlığının ve endişelerin kıskacında sıkışan insanın sahip olduğu yüksek potansiyele işaret eder. Bu büyük istidâdı Şeyh Galip Üstad’ın, “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen” beytinden anlayabiliriz. Nam-ı diğer Galip Dede’nin bu muazzam beytinde, insanın yaratılmışların göz bebeği olması sebebiyle âlemin özü/cevherinin kendi zâtında saklandığına ve evvelen bunu fark etmesi ve zatına yüklenen kıymeti anlamasına bir çağrı vardır. Nitekim yaratıcının yeryüzünde esmasının en mümtaz tecelligâhı insandır.
İnsanı kendi hakikati ile yüzleştirme, hayatı, ölümü anlamlı kılmanın çabası olarak da görebileceğimiz dile, edebiyata, sanata bu bağlamda ne kadar muhtaç olduğumuz ortada. Hayatımıza dair ilk hatırladıklarımız ilk cümlelerimizle yaşıt diyor bazıları. Kelimelere yüklediğimiz bir hafızamız var yani. Hafızalarımızı kelimelerden alıp arama motorlarına yüklediğimizden beri balıklara bühtan edip duruyoruz.
Başımızı döndüren kısır, gündelik lakırdıların-kelimeler değil- bizi önce bu vasıtalardan uzaklaştırdığını ne zaman fark edeceğiz? Köksüz, kokusuz, ahenksiz, dokusuz bir durum arz eden hâlimizin gitgide kesifleşmesi; letafetten, nezâketten uzaklaşması bizi naylon süs bitkilerine çeviriyor. Davranışlarımız gayet sentetik; mimiklerimiz ise kozmetik desteklere muhtaç. Dünyaya büyük kazıklar, kolonlar çakmak tek eğlencemiz ve alışverişimiz olmuş vaziyette. Önemli gördüklerimizi değerli olanlara tercih ediyor, gerekli olduğunu düşündüklerimizle kendimize yeteceğimizi zannediyoruz.
Geçenlerde bir TV programında kanseri tarif ederken şöyle dedi bir onkoloji uzmanı: “Kanser ölmeye programlanmış bir hücrenin ölümsüzlüğü aramasıdır.” Dünya’yı mamur etmek diye kendimizi kandırırken kanser hücreleri gibi yayılan ve yerleşen kara lekeler biriktiriyoruz her yerde. Metastaz diyorlar ya tam da bu durumu karşılıyor. Vaktimizin çoğunu şu an için bize meçhul olan gelecek hakkında kurgular, hayaller, planlar ile geçiren insanlar olarak ölüm denilen hakikati ötelemek üzere çırpınıp duruyoruz. Neden? Çünkü ölümün lügatimizde karşılığı: Hayatın zıddı. Gökhan Özcan’ın bir yazısına son verirken kurduğu şu cümle bu noktada kayda değer: “Tek bir anını hakkıyla yaşadın mı ki” dedi meczup, “uzun yaşamanın sırrını arıyorsun!” Bitirirken sorayım size: Acaba kaçımız son nefesini verirken “Vay be, ne yolculuktu!” diyebilecek?