Geçtiğimiz Pazar günü saat: 13.41de Vanda kıyamet provası meydana
geldi. Deprem kelimesinden daha büyüktü olanlar. Her büyük acı yerinde
kocaman bir enkaz bırakır. Yine öyle oldu. Deprem gündüz olduğu için
insanlar yön tayini yapmadan oraya buraya yani sağa sola kaçışıyordu.
Her taraf toz bulutu kesmişti. Van kıyametinin ilk anında beni derinden
etkileyen "Tekbir Allahu Ekber" diye can hayliyle tekbir
getirilmesidir. Evet, bu cümle bir slogandır ama öyle bir yerde söylendi
ki o söyleyen kişiye adeta imrendim. Belki de tekbir getirdikten sonra
vefat edecektir... Ne büyük bir bahtiyarlıktır o öyle. Tam ölümle burun
buruna geldiğinde tekbir getiriyorsun. Ne güzel bir hatırlamadır
Yarabbi. Bu slogan belki de ilk defa tam da söylenecek yerde,
söylenmesi gerekli yerde söylendi. Çünkü Allahın bize (insanlara)
emanet ettiği canı asıl sahibine (tekrar, Allaha) teslim ederken imanın
gereği söylenmesinin nasip olmasını arzu ettiğimiz kelime-i şahadete
benzer bir durum vardı, söylenirken orada. Zaten tekbir de imanın
gereğidir. Beni etkileyen, ölüm döşeğinde söylenmesi herkese nasip
olamayanın ölüm anında (ya da somut olarak ölüme çok yakınken), o
kargaşanın o gürültü patırtının arasında söylenmesidir. O tekbiri
getiren -doğrusunu ancak Allah bilir- gerçekten bahtiyar bir
Müslümandır. Çünkü o kadar kalabalığın içinde tek onlar (bir kişi
söylüyor bir grup tekrar ediyordu) söylüyordu ve tek onların aklına
gelmişti. Aslında akla gelmedi, imanın somut tezahürüydü. Çünkü akıl bir
şeyi hemen hatırlayamaz ama kalp yani kalpteki iman birdenbire
hatırlatır. (Beni asıl etkileyen işte budur; birden kendime, ya ben o
kalabalığın içinde olsaydım hatırlar mıydım acaba diye sormaktan kendimi
alamadım.) Oysa büyük kalabalığın aklına böyle bir şey gelmedi. Ya da
geldiyse de en azından biz duymadık. İslama göre ölüm bir yok oluş
değildir. Dolayısıyla biz Müslümanlara göre ölüm yeniden diriliş; asıl
yurttur. Bu dünya geçici; "oyundan ibaret"tir. Bakmayın siz medyanın
ölümü bir yok oluş gibi yansıtmasına.
Her oluş bizim için ibret vericidir. Rahmanın sonsuz gücü kâinatın
sonlu olduğunu bir kere daha söyledi. Her saniye söylenen deprem
görünümünde tezahür etti. Yaradan tarafından biz insanlara her saniye
söylenen (kâinatta aklımızın almayacağı oluşların her saniye meydana
gelmesi) deprem görünümünde söylenince insanın acısı yok mu olur
Hayır, acı da beşerîdir. Beşeriz, ölüm karşısında Allahın "Sevgilim"
dediği Peygamberimizin bile mübarek gözlerinden yaşlar süzüldüyse biz
kim oluyoruz ki deprem karşısında ya da yakınımız öldüğünde kendimizi
tutup ağlamayalım. Kendimizi tutamayız, tutamıyoruz. 12 yaşındaki
çocuğun ölümüne ağladık. 14 günlük bebeğin iki gün sonra enkazdan canlı
çıkarılmasına hüzün ve sevinç karışığı gözyaşı damlaları yağmur gibi
indi. Düşünün; 14 günlük, 2 gün boyunca aç, susuz ve karanlıkta.
Biyolojinin hükmü geçmiyor bu olayda. Bu olayda fizik kanunları iflas
etmiştir. O minik bebek Rabbin sonsuz keremiyle bu dünyaya/dünyamıza
bağışlanmıştır.
Van büyük depremi; bize birçok şeyle beraber millet olarak birlik ve
beraberliğimizi, yardımseverliğimizi, merhametimizi ve insanlığımızı bir
kere daha "görünmez perçin"lerle perçinledi. Gerçekten, toplum şöyle
bozuldu böyle yozlaştı gibi genel görüşlerimizin aksine; milletimiz çok
yardımsever, vicdanlı ve merhametlidir. Bizden alınamayan, mayamızda
sapasağlam duran insanlığımız böyle büyük felaketlerde mevcudiyetini
hemen gösteriyor.
Depremzedelere yardım konusunda devlet eleştirilse bile devlete
(sisteme) karşı olan bir insan olarak ben aksini düşünüyorum. Süper güç
denilen ABDde bir kasırga veyahut bir sel felaketi oluyor, ABD halkı
kendi imkânlarıyla kurtulmaya ya da kendi imkânlarıyla diğer insanları
kurtarmaya çalışıyor. Biz de ise düşünce olarak karşı olduğumuz asker
bile yardıma koşuyor. Devlet bütün imkânlarını seferber ediyor. Bakmayın
siz bazı vatandaşlarımızın (bu arada bir kısım medyanın) siyaseten
devleti sevmedikleri (daha doğrusu hükümeti sevmedikleri) için yardım
gelmiyor dediklerine. Bizdeki sorun yardımın veriliş biçimindedir. Ama
bu sorun sadece devlette değil vatandaşlarımızda da var. Karşılıklı
sorun yani. Şöyle; Japondaki 9luk depremden sonraki oluşan büyük
tsunami felaketinde Japonlar içecek su bulamıyor. Bir yerde su
dağıtılıyor. Suyu dağıtan bir yere durmuş, su almak isteyenlerin
oluşturdukları kuyruk beşyüz metreden daha uzun. Üstelik kuyruk
kıvrılarak gidiyor. Kuyruktaki Japonlar biri birinin önüne geçmiyor. Tek
sıra kuyruktalar. Su gibi insan hayatının devamı için gerekli olan bir
ihtiyaçta bile. Biliyorlar ki o su orada bekleyen herkese verilecek.
Yine biliyorlar ki kuyruktaki birinin önüne geçmek insan hakkına karşı
gelmektir. Bizde ise; yardım yapan devlet eli kendisine yakın olana
(aynı partiden olana veya da devletin o an oradaki eli olan yardım
dağıtıcısının akrabası ya da tanıdığı olana) olmadığı kadar büyük yardım
yapıyor, kendisine uzak olana (aynı partiden olmayan ya da yardım
dağıtıcısının akrabası olmayana) ise gram bir şey vermiyor.
Vatandaşımızın devlet eline bu güvensizliği yardım dağıtılırken izdiham
yaşanmasına sebep oluyor. Çünkü verilenler kapanın elinde kaldı. Oysa
devletin eli adil olsa, birazcık da medeni olsa; deprem yaşamış insanlar
yardım kapabilmek için yine deprem yaşamış bir diğer hemşerisine sille
tokat girişmezdi. Yardım dağıtılırken bir gencin yumruklanması beni çok
üzdü. Depremde belki de ailesini kaybetmişti; bir de bunun üstüne dayak
yiyor. Gerçekten acı verici.
Depremde vefat etmiş insanlarımıza Allahtan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.