KBMM Dışişleri Komisyonu’nda kabul edilerek Genel Kurul’a sevk edilen Türkiye-İsrail arasında akdedilen ve ilişkilerin normale dönmesini sağlayacak “Mutabakat Metni” Mavi Marmara ile yaşanan sorunlar dizisini yeni bir bağlama yerleştirerek, iki ülkenin Ortadoğu’da yeniden bir arada var olma döngüsünü de harekete geçirecek bir gelişme olarak ön görülmektedir.

Hedonist zihniyetli toplumsal bir yapıya sahip olan İsrail ile imzalanan mutabakat metni bir kader ortaklığı, bir başka deyişle ‘avventuracomune’ olmaktan uzak abes boyutlarda bir yaklaşımın ürünü olsa gerek.

Balkanlaştırma sürecinin tetiklendiği ve Türkiye’ye yönelik terör olaylarının tavan yaptığı bir dönemde, yüzyıllarca inanç birliği ekseninde sağlam zeminde seyretmekte olan birlikteliğimizin ortak belleğini yok etmek isteyen ‘üst akıl’ kavramını oluşturan, ‘Siyon asteriksi’ konusundaki resmin bütününü hâlâ görememe büyük noksanlık arz etmektedir.

Anlaşma metnine büyük ustalıkla serpiştirilen ve uluslararası anlaşmalarda lütuf ödemesi olarak (ex-gratiapayment) tabir edilen ve buna istinaden İsrail’in Mavi Marmara’da ortaya çıkan kayıptan hiçbir sorumluluk yüklenmeden bir iyi niyet göstergesi olarak yaptığı ödeme aslında onur kırıcı olsa gerek. Her ne kadar İsrail Devleti Mavi Marmara için tazminat ödemeye mahkûm edildi kabilinden ifadeler söyleniyor olsa da, yapılan anlaşma bunun tamamen zıddını ortaya koymaktadır.

3 Temmuz 1988’de ABD’nin Vincennes gemisinden fırlatılan iki adet SM-2MR füzesi ile Hürmüz Boğazı’nda İran hava sahasında seyreden 655 sefer sayılı İran Havayolları’na bağlı sivil uçağa isabet etmesi sonucu 66’sı çocuk ve 16’sı mürettebat olmak üzere toplam 290 kişi hayatını kaybetmişti. Burada da, uluslararası sularda seyretmekte olan Mavi Marmara’da olduğu gibi, ABD’nin Vincennes gemisinden fırlatılan iki füze İran hava sahasını ihlal ederek 290 kişinin ölümüne sebebiyet vermiş olmasına rağmen, ABD, hiçbir sorumluluk yüklenmeden ‘ex-gratia’ çerçevesinde lütuf ödemesi yapmak istemiştir.

William C. Rogers III komutasındaki gemiden fırlatılan füzeler ile 290 kişinin ölümünün ABD tarafından bir hata olarak telaki edilmesi zaten başlı başına bir katliamın itirafı idi. Buna rağmen, bunun sıradan bir vakıa olarak değerlendirilmesi uluslararası hukukun mevcudiyetini de sorgular nitelikte olsa gerek. Keza, İsrail de, benzer bir uygulama ile hareket etmiştir.

Newsweek’in 1988 Ağustos sayısına demeç veren George H. W. Bush, gerçek ne olursa olsun hiçbir şekilde ABD adına özür dilemeyeceğini ifade etmekle, hukuksuzluğu adeta teşvik etmiş idi. Konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne götürüldüğünde de keza Bush, Vincennes mürettebatının hareketinin uygun olduğunu ifade etmiş idi.

Benzer şekilde İsrail, Mavi Marmara ile ilgili olarak her türlü sorumluluktan kaçınmış ve Türkiye-İsrail arasında imzalanan anlaşma metnine konulan lütuf ödemesi (ex-gratiapayment) ile de bunu yasal zemine oturtmuştur.

Siyonist güçlerin uluslararası sularda Mavi Marmara’ya müdahalesi sonucu hayatlarını kaybeden aktivistlerin yaşamlarına neden olan bu vahşetin üzerinden kurgulanan ve imza altına alınan mutabakat metninde yer alan onur kırıcı lütuf ödemesi karşısındaki yetkililerin çaresizliğini düşünsel alanda makul ve mazur görülmesi asla mümkün değildir.

Dışişleri Komisyonu tarafından TBMM Genel Kurulu’na sevk edilen mutabakat metni, bir bakıma İsrail ile geliştirilecek ilişkilerdeki en önemli engelin zayıf ve mesnetsiz kavram kargaşası ile bir temele dayandırma çabasından öteye gidememektedir.

Mavi Marmara’da yaşanan katliamı erdemli bir temele dayandırma düşünce ve beklentisi Prometheus’un ateşi çaldığı yerden aldığı bir kıvılcımı koyduğu pandora kutusunun açılıp ortaya gerçeklerin saçılmasıyla tamamen hayal kırıklığına dönüşmüştür.