Türkçe Düşünmek Türkçeyi Düşünmek velut yazarımız D. Mehmet Doğan’ın 2021 yılında çıkan deneme kitaplarından. Mehmet Doğan’ın neredeyse bütün deneme kitaplarında hâkim olan eleştirel özellik bu kitabında da mevcut. Daha sunuş yazısından içeri girmeden dikkatli bir okur bunu fark edecektir. İroni gelip yazarının kaleminin ucuna konmaktadır adeta. En çok da dilciler, dilbilimciler söz konusu olduğunda bu kendini hissettirmektedir. Allah’tan D. Mehmet Doğan’ın üslubu yapıcı ve dili tatlı. Silkelese de düşürmüyor. Şu satırlara dikkat: “Bizde ‘dilciler’ var, ‘dilbilimciler’ var. Bu kadar mı? Aslında bir de ‘dilbilgisiciler’ olması lazım! Dilbilgisi kelimesini türetenler, o işlerle uğraşanlarla ilgili bir kelime neden yapmamışlar acaba? Madem yapmamışlar, bunlara ‘gramerci’ diyebiliriz! Dilci, dilbilimci (lisaniyatçı, lüngüist) ve gramercileri kapsayan bir kelime.” Doksan küsur yıl cenazesi kaldırılamayan “Dil bayramı”nı kutlamaktan geri durmayan “dilci”lerin dilini afiyetle sokmaları için eşek arılarını buyur etmektedir.
Kitap üç bölümden oluşmakta. Birinci bölüm, Türkçeyi düşünmek, ikinci bölüm, Türkçe düşünmek, üçüncü bölüm ise Sahih Türkçe yazılarından oluşmaktadır. D. Mehmet Doğan’ın dil hassasiyeti kurduğu cümlelerin ve kullandığı sözcüklerin çok ötesinde. Bir yazar milletinin nasıl sözcüsü olması gerekiyorsa öyle mücadelesini veriyor kurduğu cümlenin. Hakikatin hatırını kırmadan yapıyor bunu. Mukavemetin ve de savunmanın nereden başlaması gerektiğini sözü eğip bükmeden ifade ediyor: “Keşke babalar şapka giyseydi de kelimelerimizin sahibi olsa idik! Asıl kahramanlık şekli değil muhtevayı, özü, esası korumaktır.” Bazı kelimelerin ve kavramların yerli yersiz yoğun olarak kullanılmasına karşılık kimsenin kelimelerin kalbinde yatan manaya nüfuz edememesinden de şikâyetçidir D. Mehmet Doğan. Bu kelimelerden en yaygın olanı “medeniyet” kelimesidir. Ninnisiz, masalsız, türküsüz, şarkısız büyüyen, kendi kahramanlarından uzakta yetişen çocuklara hangi medeniyeti öğrettiğimizin farkında mıyız? Bu sorunun peşini bırakmıyor D. Mehmet Doğan. Peri masallarından ve masalların padişah, sultan, şehzade etrafında dönen örneklerinden korkan zamanın yöneticilerini teşrih masasına yatırıyor ve sonuç gelip şu cümleye dayanıyor: “Türkiye aidiyet rabıtalarını yitirmiştir. Kimlik bağlantılarını kaybetmiştir… Türkiye’de insan unsuru, hafızası değiştirilerek yabancılaştırıldı.” Anlıyoruz ki dil meselesini bir güvenlik sorunu olarak görmediğimiz sürece bu başına buyrukluk ve başıbozukluk devam edecektir. Zira kitapta sıklıkla tekrar edildiği üzere insanı uzun bir süre içinde yok etmek, onun kültürel manevi varlığını yok etmekle sağlanabilir. Bu anlamda bir soykırımdan bahsetmek yanlış olmaz. D. Mehmet Doğan tahrifat ve tahribatın nesilden ekine oradan da tüm yaşantımıza nasıl sirayet ettiğini yakın tarihteki somut örneklerle anlatıyor. Nasıl gıda maddelerinin genleri ile oynanmışsa kelimelerimiz de tabiatından koparılıp sentetik bir dilin insafına terk edilmiştir. Evet, bugün sadece GDO’lu besinler değil, GDO’lu kelimeler de dağarcığımızı istila etmiştir. Atatürk’ün ilk iki dil kurultayı sonunda işlerin kötü gittiğini görünce söylediği, “Dili bir çıkmaza saplamışızdır” ifadesini yanlışı görmek olarak yorumlayan Doğan aynı minval üzere çözümü de gösteriyor: Dili bu çıkmazdan kurtarmak için harekete geçmek!
Türkçeyi düşünmek ancak dili bir mutabakat sahası kabul etmekle mümkündür. Kitabın ikinci bölümünde yazar dile kaynaklık yapacak düşüncenin ancak kelimeler üzerinde ittifak edip uzlaşmakla mümkün olabileceğini ifade eder. Birbiriyle müşterek düşünce ve duyguda buluşamayacak kelimelerin aynı dünyaya da işaret edemeyeceğini örneklerle göstermeye çalışır. Çare kelimesinin yerine ikame edilmek istenen “umar” kelimesinin ne kadar çaresiz olduğunu mukayeseli biçimde ortaya koyuyor. Adalet, zulüm, yargı, Yargıtay, muhakeme ve mahkeme kelimelerinin nasıl bir anlamı tamamlayıp yine anlam boşluğuna sebep olduklarını bu sayede öğrenmiş oluyoruz. Mehmet Doğan günlük dilde birbirinin yerine kullanılan kelimelere de dikkat çekiyor. Yaygın bir kullanıma sahip olan öykü kelimesinin ortaya çıkış hikâyesini de öğreniyoruz bu kitapta. 1950 yılına kadar edebiyatımızda öykü diye bir kelimenin olmadığını bu tarihten sonra öykü ve öykücü kelimelerinin ortaya çıktığını ve bunun Nurullah Ataç marifetiyle dilimize korsanca girdiğini de öğreniyoruz. Öyleyse yazarın ifadesiyle dilin kelimeler üzerindeki hakkını teslim etmemiz gerekir.
Çok kelimeye sürünerek geçtim bu kitapta. Urumeli’den Balkan’a, eye’den ege’ye, korona’dan hijyene, karadan zenge, zeng’den zeciye ve daha bir sürü cümle kırıntısına kadar. En sonunda yolumu en mustarip, en zulme uğratılmış, haksızlığa maruz kalmış kelimelerin başında yer alan aşka düşürdüm. Gezindiğim bütün tarifler içerisinde en çok Nurettin Topçu’nunkini sevdim: “Aşk sonsuzluğun ümididir!” Kelimelere yapılan fenalıklar bahsinden şunu da öğreniyoruz ki son derce önemlidir: “Türkçe Sözlük’ün başına gelenler hiçbir sözlüğün başına gelmedi. 1945’te 20 bin civarında kelime ile çıktı yola. Yarısı uydurulmuş, diğer yarısı karşılıkları üretilinceye kadar kalmasına müsaade edilmiş kelimelerle. Batı dillerinden gelenler dert değildi, doğuya ise şiddetli bir ambargo konulmuştu.” (Türkçe Düşünmek Türkçeyi Düşünmek-Mehmet Doğan-s. 116) Bu arada “bülbül”ün başına gelenleri okuduğunuzda dertsiz bir tek kendiniz olmadığını da anlayacaksınız. Halk şiiri ve de divan şiirinde şakıyan bülbül birilerinin elinde bir zamanlar tüyleri yolunurcasına ne hallere sokulmuş. Öztürkçeci adı verilen taife tüylerini yoldukları bülbüle böberdek mi dememişler böbürdek mi, keleçek mi, ötlüğen mi yoksa sındıraç ya da sunduvaç mı? Allah’tan ki milletin bunların hiçbirinden haberi yok. Bülbülü sözlükten kovmak demek Türk şiirini ve de türküleri baştan aşağıya bitirmek demek.
D. Mehmet Doğan’ın “Türkçe Düşünmek Türkçeyi Düşünmek” kitabı her başlığıyla okuyucusuna “neyi kaybettiğini hatırla” ikazında bulunuyor. Kül-azık’tan tarhanaya, mahalleden manava, görselin görünmeyen tarihine kadar kaybettiğimizin yerine sokulmak istenen şeylerin uyarısını yapmayı da ihmal etmiyor.
Son bölümün (Sahih Türkçe Yazıları) sadece başlıkları bile korumakla kaybetmek arasında kalan zihnimize çok şeyler anlatıyor. İşte onlar: “Çok Acımasızsınız! Ben Sizi Acımalı Bilirdim!”, “Dilimden Bir Kaza Çıkacak.”, “Ödül mü verelim, armağan mı, mükâfat mı?”, “Dilimizin Genleriyle Oynandı.” Tavsiyem ve de önerim(!) odur ki bu kitabı Türkçe bir kafayla okuyun!
(Türkçe Düşünmek Türkçeyi Düşünmek-D. Mehmet Doğan-Yazar Yayınları)