Üzüm bağlarında ayrı bir hüzün.

Tren istasyonlarının çelik aksanı ne anlar güzden hazandan.

Arkalarda çok arkalarda idi güzbaharın kızıl düğünü. Asma çardakları inatla inmiyordu tren istasyonuna. Raylar biteviye demir kusuyordu.

Kasım ilk günlerine alkış tutuyordu Wüzburg da.

İşçiler tulumlarını giyip barakalarından çıkarken.

Güneşe şiir yazıyordu çocuklar.

Resimler çizip duvarlara asıyorlardı, sarı sarayına kapanan o masal düşü uyanırdı kimbilir.

Vinçler kulelere bağlanıp yukarı çıkarken, uzun saçlı prensesin hayalini kuruyor muydu acaba bu göçmen çocuklar.

Kuleyi emek tırmanırken akıllarında kalmış kırık bir türkü belki.

O sarı ağaçların gölgesinde bıraktıkları yeşil bahar ağlıyordu, çiçekler üşüyordu, çimenler çiğ taneleri ile yıkanırken.

Hadi gelin cevap verin bakalım haziran ölüleri.

Hanginiz daha şanslısınız acaba, kasım vurulmuşları mı siz mi

Tren elinden tutmuş küçük bir tepe getirmekte. Annesiz mi, yavrusuz mu kalmış, hıçkırıkları kompartımandan duyulmakta.

Etrafta yok bir tedirginlik, bakın bu tepe anasız ceylan gibi ağlamakta.

Bu kayanın sesini hiç mi duyan olmayacak.

Beton binalar üzerinde antenler çelik çomak oynamakta ki; herkes anlıyor bir göçmenin sıladan haber soruşudur o antenler.

Çam ağaçlarında ayrı bir egemenlik iddiası. Sararmayan, dökülmeyen iğneli yaprakları ile adeta kılıcını kuşanmış kahraman. O ayrı ve kendine özel mekân tasarımı ile ormanın iç mimarı adeta her çam. Kozalaklarını tutup fırlatırken ormanın kuytularına. O yamaçta durması çok önceden programlanmış ve her geçen yolcuya yol göstermekle görevlendirilmiş.

Göçmen çocukların gözlerinde bir dağ özlemi gibi umutlarının tepeciği fabrika binaları.

Onlar da bilirler, kuru, yoz, gri, metaldir ama ekmek rengidir. Bilirler belki de hiç emekli olamayacaklarını o kara suratlının vardiyalarından. Ama elleri ceviz yaprağı gibi kokan annelerine iki yılda bir olsa da götürecekleri bir şeyler olacaktır. Uzun gecelerin sabahı gibidir o metal standlar. Makinenin başına geçip kafasını kaldırmadan bastığı milyonlarca çelik cıvata sesinde kuş sesleri duyduğu. Şefinin günaydınıdır, tek duyduğu insan sesi. Sonra makinelerin beyni içine yerleştiği o ağır yıllar.

Trenin 1. Clase yolcularına bol maydanozlu salatayı götürürken ellerinden tanıyorum bir göçmen kuşu. Esmer, boynu bükük, garip el; işini en iyi yapmak için koştururken, konuşmaya bile vakti yoktur. Balıklara yem olan denizde yitip giden babasının çığlıklarıdır belki de biraz önce tepeciğin hıçkırıkları arasında bana kadar gelen.

Elinde süpürge ile geliyor, iki kelime etmeye vakit yok, umutlarını toplarken küreğe, çabucak anlatıyor öyküsünü.

Acaba diyorum dinlenmek için o trenin koltuğuna kurulup, kıyıpta paraya beş euro ya bir kahve söyleyebilir mi kendisine. Fiyakalı bir ödül vermek için kendisine. Belki otuz sene sonra kimbilir.

Lahana bahçesinde yaprak kesen sevdiği ile evlenebilmek için kuruş kuruş biriktiriyordu parasını.

Belki her yolculukta kendisine eşlik eden çamlar gelemeyecekti düğününe. Başına aklar düşmüş yaşlı annesine benzeyen şu sararmış yaprakları ile ormanın ahalisi de katılamayacaktı. Ama her yolculuğunda trenin, servise çabucak yetişmesi gerekse de dertleşmeden edemiyordu yol kenarındaki o ağaçlarla.