Öşür, kelime anlamı olarak "onda bir" demektir.
Dini bir terim olarak ise topraktan üretilen tarım ürünlerinden alınan zekatı ifade eder.
Osmanlı döneminde Müslüman köylülerden tarım ürünleri üzerinden alınan bir vergi türü (aşar) olarak uygulandı.
Dini Açıdan Öşür (Toprak Mahsulleri Zekatı) Oran: Yağmur ve nehir suyu ile sulanan arazilerde ürünün onda biri (%10), masraf yapılarak (motor veya para ile) sulanan arazilerde ise yirmide biri (%5) oranında verilir.
Şartları nelerdir: Diğer malların zekatından farklı olarak malın üzerinden bir yıl geçmesi şartı aranmaz; ürün alındığı (hasat zamanı) anda ödenir.
Zengin olma şartı yoktur; elde edilen ürün az veya çok olsun öşrünün verilmesi gerekir.
Ürünün zekatı doğrudan Diyanet Bilgi Sistemi ölçütlerine göre fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verilir.
Osmanlı Devleti'nde tarım kesiminden tahsil edilen temel vergilerden biridir.
Genellikle ürünün cinsine göre ayni (mal olarak) toplanmıştır.
Cumhuriyet döneminde, köylünün üzerindeki ekonomik yükü hafifletmek amacıyla 17 Şubat 1925 tarihinde kaldırılmıştır.
KİTAP, SÜNNET VE İCMÂ DELİLLERİNE DAYANIR
“Sözlükte “onda bir” anlamına gelen uşr (çoğulu uşûr, a‘şâr) kelimesinin Türkçeleşmiş şekli olan öşür fıkıhta toprak ürünlerinden tahsil edilen zekâtı ifade eder.
Bazı şarkiyatçılar tarafından öşürle Âsûrî dilindeki “iş-ru-u” ve İbrânîce’deki “ma‘aşer” arasında bağ kurulabileceği ileri sürülmüşse de (İA, IX, 482) kelime terim anlamını Hz. Peygamber’in konuya ilişkin hadisindeki kullanımından almıştır.
Toprak mahsullerinden zekât (öşür) verilmesinin farz oluşu kitap, sünnet ve icmâ delillerine dayanır.
Genel olarak zekât mevzularına temas eden âyetlerde “emvâl” (mallar) kelimesi kullanıldığı gibi Bakara sûresinin 267. âyetinde, “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin” buyrularak ziraî ürünlerde malî mükellefiyetin varlığına işaret edilmiş ve En‘âm sûresinin 141. âyetinde müslümanlara hasat günü mahsullerinin haklarını vermeleri emredilmiştir.
Bunların ilkinde geçen “infak edin” emrinin “zekâtını verin” mânasında olduğu pek çok müfessir ve fakih tarafından kabul edilmektedir.
İkinci âyette yer alan “hak” kelimesiyle zekâtın mı yoksa zekâttan ayrı bir ödemenin mi kastedildiği, ayrıca bu âyetin hükmünün mensuh olup olmadığı tartışmalıdır.
İbn Abbas’tan, biri âyetin mensuh olduğuna, diğeri toprak ürünlerinden zekâtı emrettiğine dair iki rivayet gelmiştir.
Tâbiîn fakihlerinden Muhammed b. Hanefiyye, Dahhâk b. Müzâhim, Tâvûs b. Keysân, Câbir b. Zeyd, Katâde b. Diâme ve Saîd b. Müseyyeb burada geçen hak kelimesiyle zekâtın kastedildiğini ileri sürerler.
Saîd b. Cübeyr, Mücâhid b. Cebr, İbrâhim en-Nehaî, Atâ b. Ebû Rebâh bu kelimeyle zekâttan başka ödemelerin kastedildiği, ayrıca âyetin daha sonraki âyetlerle neshedildiği kanaatindedir (Yahyâ b. Âdem, s. 121-127).
Esasen mensuh olup olmadığı hakkındaki tartışma bu âyetin Mekke döneminde inmiş olmasından kaynaklanmaktadır.
Bazı dinî yükümlülüklere toplumun bu yönde bilinçlendirilmesi aşamasının ardından son şeklinin verildiği, bu arada zekâtın da Mekke devrinden itibaren dinî bir mükellefiyet olmakla beraber mevzuu, nisabı, nisbeti ve harcama yerleri gibi hususların Medine döneminde belirlendiği dikkate alınırsa bu konuda bir neshin değil tafsil sürecinin söz konusu olduğu söylenebilir.
Yine bu konuyla ilgili değerlendirmelerde ilk dönem âlimlerinin nesih kelimesini mutlakı takyid, âmmı tahsis, mübhemi beyan, mücmeli tefsiri de içine alacak bir kapsamda kullandıkları göz ardı edilmemelidir.”
ÖŞRÜN SÜNNETTEKİ DAYANAĞI
Yine Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde yer alan bilgiler muvacehesinde;
“Öşrün sünnetteki dayanağı Hz. Peygamber’in, “-Toprak mahsullerinden- yağmur ve nehir sularıyla sulananlarda onda bir, kova ile (el emeği) sulananlarda yirmide bir oranında zekât vardır” hadisiyle (Buhârî, “Zekât”, 55) benzeri içerikteki hadisleridir.
Öte yandan İslâm âlimleri ziraî mahsullerde zekâtın farz olduğu hususunda görüş birliği içindedir.
Değişik toplumlarda ziraî mahsullerden vergi alınması veya mâbedlere pay ayrılması ve hasat zamanı şenlikler yapılması sabit olmakla birlikte, bazı şarkiyatçıların İslâm’dan önce Arap yarımadasında hasattan mâbedler için vergi niteliğinde pay ayrılması ve müşrik Araplar’ın mahsullerinden yahut hayvanlarından bir kısmını Allah için veya başka mâbudlar adına vermeleri uygulamasıyla İslâm’daki öşür arasında bağ kurup, “Peygamber tamamıyla şuurlu bir tarzda öşrün ibadetle bütün münasebetlerini bertaraf etti ve ihtimal Cenûbî Arabistan’da cereyan eden hususların tesiri altında bunun bir nevi vergi gibi verilmesini istedi” şeklinde bir sonuca varması (İA, IX, 482) ilmî bir temele dayanmamaktadır.
Zira Resûl-i Ekrem döneminden itibaren öşür, asıl niteliği ibadet olan zekâtın bir türü olarak telakki edilmiş ve fıkıh kitaplarında “zekâtü’z-zürû‘, zekâtü’l-hars” gibi başlıklar altında incelenmiştir.
Öşrün vücûb sebebi fiilen ürün vermiş arazidir.
Bunun pratik sonucu, bir kimseye öşrün farz olduğundan söz edilebilmesi için onun topraktan elde ettiği bir ürünün mevcut olması gereğidir.
Öşrün vücûb şartları Hanefî eserleri esas alınarak iki gruba ayrılabilir. 1. Mükellefle ilgili şartlar: a) Müslüman olmak.
Zekâtın bir türü olduğu (ibadet niteliği taşıdığı) için müslüman olmayanlar öşürle mükellef değildir.
Hanefîler, diğer zekât mallarında zekât yükümlüsü olmak için akıl ve bulûğu şart koşarken ziraî ürünlerde -malî yükümlülük yönü ağır bastığından- çoğunluğun görüşü istikametinde olmak üzere müslümanların velâyet ve vesâyeti altındaki küçüklerin ve akıl hastalarının malından öşür verilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir.
Müslüman olmayanların dinin fer‘î hükümlerine muhatap sayılıp sayılmamasıyla ilgili usul ihtilâfı sebebiyle bazı Mâlikîler Müslüman olmayı vücûb şartlarından saymayıp sıhhat şartları arasında zikrederler.
Ebû Hanîfe’ye göre ot, odun, kamış ve meyvesiz ağaçlar gibi ziraat amacı olmaksızın yetişenler dışında bütün toprak ürünleri zekâta tâbidir.
Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî çürümeden bir sene kalabilen toprak ürünlerinden zekât verilmesi gerektiği, meyve ve sebzelerin ise zekâttan istisna edildiği kanaatindedir. İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre gıda maddesi özelliğine sahip olup bir yıl saklanabilen ürünler zekât mevzuudur. Şâfiî meyvelerden sadece hadiste zikri geçen hurma ve üzümün, Mâlik bunların yanında zeytinin de zekâta tâbi olacağına hükmetmiştir. Ahmed b. Hanbel’e göre ise ölçülebilen, kurutulabilen, dayanıklı gıda maddeleriyle insanlar tarafından yetiştirilen -pamuk, keten gibi gıda maddesi olmayanlar dahil- bütün mahsullerden zekât verilmesi gerekir. Günümüzde Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerde Ebû Hanîfe’nin görüşü esas alınarak bütün toprak ürünleri zekâta tâbi sayılmaktadır.”
ÖŞR’ÜN FARZ OLMASI İÇİN GEREKLİ SAYILAN ASGARİ ÜRÜN MİKTARI
“Öşrün farz olması için gerekli sayılan asgari ürün miktarı” anlamına gelen nisab konusunda iki temel yaklaşım vardır.
Sahâbeden İbn Ömer, Câbir b. Abdullah, tâbiînden İbrâhim en-Nehaî, Şa‘bî, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Müseyyeb, Atâ b. Ebû Rebâh, Zührî, Mekhûl b. Ebû Müslim, mezhep imamlarından Şâfiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel ile Ebû Hanîfe’nin iki öğrencisi Ebû Yûsuf ve Muhammed 5 veskten (hacim ölçüsü olan vesk ağırlık olarak hesaplandığında 653 kg.) az olan üründe zekât tahakkuk etmeyeceği kanaatindedir (Yahyâ b. Âdem, s. 134-137; Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 648-649).
Sahâbeden İbn Abbas, tâbiînden Zeyd b. Ali, Ömer b. Abdülazîz, Hammâd b. Süleyman, mezhep imamlarından Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak ürünlerinde nisab şartı aranmaz, miktarı ne olursa olsun zekâta tâbidir.
Hanefî fıkıh kitaplarında Ebû Hanîfe’nin görüşü esas alınmıştır. Toprak ürünlerinde nisab şartını koşanlara göre kabuksuz olarak depo edilen buğday ve arpa 653 kg. ve üzerindeyse zekâta tâbidir.
Eğer pirinç gibi kabuğuyla birlikte depo edilmişse nisab belirlenirken bunun iki katı esas alınır. “Beş veskten az üründe zekât yoktur” anlamındaki hadis (Buhârî, “Zekât”, 42) çoğunluk görüşünün dayanağını oluşturur. Çoğunluk bu hadisi, “-Toprak mahsullerinden- yağmur ve nehir sularıyla sulananlarda onda bir, kova ile sulananlarda yirmide bir oranında zekât vardır” hadisinin (Buhârî, “Zekât”, 55) açıklayıcısı olarak kabul eder.”




