Özel televizyonların hayatımıza girdiği 1990’lı yıllardan

itibaren yaklaşık 23 seneyi geride bıraktık. Sosyolojik olarak bir analiz

yapılabilse ve o günlerden itibaren bu ülkenin kültürel, sosyal yapısındaki

değişiklikleri ve özellikle manevi hayatımızdaki deformasyonları

değerlendirecek bir mekanizma bulunabilse, acaba nasıl bir toplumsal doku

değişikliği ortaya çıkardı. O tarihte doğan nesil, bugün 20’li yaşlarını

yaşıyor. TRT’nin tek tabanca olduğu dönemde, ekran zevklerimizi ve renklerimizi

belirleyen sadece bir yapı söz konusuydu. Fakat, bugün 20 ulusal kanal,

yüzlerce uydu televizyon kanalı günün 24 saati, ruhumuza kadar işleyen bir algı

değişikliğini ortaya koyabilmek için vargücüyle çabalıyor. Türk aile yapısı

diye RTÜK’ün elinde bulunan kanun maddesindeki mahremiyet penceremizin, bu

kirli ve bataklık yayınlarla sürekli tehdit altında tutulduğunu kör olan gözler

bile fark edebiliyor.

Bu toplumsal sancıyı, zaman zaman gazetelerin üçüncü

sayfalarına yansıyan küçük haberlerle analiz edebiliyoruz. Tecavüzler,

şiddetler, cinnetler… Toplumun sosyal dokularında yaşanan sancı, bir şekilde

bir yerden patlak veriyor. Ekranlarda gördüğü “şiddetin kahramanlarına” özenen

tipler, kendi kurallarını kendisi koymak için silaha sarılıp bir yerlere

“insanlık faturası” kesmeyi mübah görebiliyor. Çocuklarımız Örümcek Adam olma

hevesiyle, masalardan atlayıp kafasını gözünü yaralıyor, çizgi kahramanlara

özenip kılıktan kılığa girmek için kendilerini perişan edebiliyor.

Ya da Aşkı Memnu saçmalığına özenen, bu kirli ve paslı

dizinin içindeki “Arızalı Aşk” öyküsüne özenen tipler, her türlü rezilliği

mübah görüp, aile içi rezilliklere dalabiliyor.

Kabul etmeliyiz ki, televizyon hayatımızın bir parçası…

Evimizin en mutena köşesine yerleştirdiğimiz bu aygıt, bir

şekilde “Hayatımızın en girift yönlerine” bir şekilde müdahale ediyor.

Algılarımızı değiştiriyor, beğenilerimizi yönlendiriyor, satın alma

dürtülerimizi, alışveriş şekillerimizi belirliyor.

Her akşam, zap yaptığımız tüm televizyon kanallarında taksit

erteleyen, taksit yapan, ödeme kolaylıkları sunan kredi kartları dünyasını

izliyoruz. Kapitalizmin tüm unsurlarını, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız

geçsinler” felsefeli satın alma dürtülerini yönlendiren bankacılık hilelerine

karşı elimizde hiçbir kalkanımız yok.

Çünkü insan ihtiyaçları onların bizlere vazettiği kapitalist

sistem baz alındığında sınırsız olarak tarif ediliyor. Sürekli satın

alacaksınız… Sürekli alışveriş yapacaksınız… Elinizdeki parayı, cebinizdeki

kredi kartını alışveriş merkezlerinde, mağazalarda sürekli kullanarak o

ışıltılı dünyanın kalantor cüzdanlarına neyiniz var neyiniz yok aktaracaksınız.

Programlar ayrı, reklamlar ayrı… Programlarıyla, dizileriyle

hiçbir mahremiyet çıtası olmayan, “İffeti değil şehveti başrole koyan” anlayışı

içselleştirmek ve bu rezil dünyanın maneviyatsızlığını bizlere aşılamaya

çalışan televizyonlar, reklamlarıyla da kapitalizmin en uç unsurlarını bir

şekilde zihinlerimize yerleştirmeye çalışıyorlar.

Bir kuşak böyle yapılandırılıyor… Bir kuşağın ahlak,

maneviyat, sosyal doku, kültürel yapı ve zihinsel performansları böyle

şekillendiriliyor.

Hiçbir manevi değerin olmadığı, hiçbir yardımlaşmanın,

dayanışmanın bulunmadığı, egoist, hedonist batılı tipteki insanın benzerlerini

oluşturmak için yapılan bu harekat, toplumumuzun ta derinlerinde bulunan

güzellikleri, yardımlaşma ve dayanışmayı, ahlak kavramını yok edecek bir

nitelik arzediyor.

Nereye kadar Toplumsal çürümenin labarotuvar analizi

yapılabilse keşke!