Geçtiğimiz günlerde kendisiyle röportaj yaptığımız ayrılıkların şairi, usta söz yazarı Ahmet Selçuk İlkan, ülkemizde sanat ve sanatçılık kavramlarının geldiği noktayla ilgili olarak bize altı çizilmesi gereken bir çok şey söyledi. Sanatın çağlar üstü bir kavram olduğuna dikkat çeken İlkan, sanatçıyı ise, yüzyıllar sonrasına bugünden kültür mirası bırakan insan olarak niteledi. Doğrudur! Sanatçı, kuşaklar arasında köprü olan insandır. Yaptıklarıyla yüzyıllar sonrasında bile keyifle okunabilen, dinlenebilen bir kültürel mirası hazırlayabilen insandır. Sanatçı, yaşadığı toplumun kaygılarını içinde duyan, onların dertleriyle dertlenen ve bu sıkıntıları aynıyla yansıtabilen insandır. Sanatçı, bugün televizyon ekranlarımızdan her akşam bizlere sunulduğu gibi, kendilerine ait bir dünya oluşturup, cam fanus içinde yaşayan, yaşantısıyla bu toplumun değerlerine taban tabana zıt bir karakter olmamalıdır. Maalesef, bugün yaşadığımız hazin gerçek budur. Sanatçı olarak önümüze servis edilen tipler, tiplemeler, yaşadığımız hayatın fersah fersah uzağında karikatür tiplemelerdir. Bu toplumun örfüne, ananesine tamamen zıt bir hayat süren, nerde akşam orda sabah bir yaşam tarzını toplumun gözünde meşrulaştırmak için her türlü madrabazlığı yapan, üstelik bu tip arızalı yaşam tarzlarının ana eksen alındığı senaryolarda bunu bir gelenek haline getirmeye çalışan bu yelpazedeki türlü tipolojiler. Şarkıcısı da böyle, oyuncusu da böyle, tiyatrocusu da böyle, ressamı da böyle Sanki bunlar uzaydan inmişler ve yaşadıkları bilmediğimiz türdeki hayatlarını gözümüzün içine sokmaya çalışıyorlar.

Bu konunun üstünde neden ısrarla duruyoruz Bu bir dönüşüm mekanizmasıdır. Arızalı, hasta ilişkilerin ana eksen alındığı bir dünyayı insanlara sürekli sunmaya başlarsanız, toplumdaki ahlak dejenerasyonunun önüne geçmeniz mümkün olmaz. Elbette, tek başına bu dejenerasyonun tüm unsurlarını televizyonlara, sanatçılara, magazin kavramına vs. bağlamak doğru olmaz. Ama, bu bir çarktır Çarktaki dişlilerden bir tanesi kırılırsa, diğerleri de zaman içinde işlevini yitirmek zorunda kalır.

Geçtiğimiz dönemde benim dikkatimi çeken ve konu olarak da yazdığım bir paradoks vardı. Bir ilimizde bir şölen esnasında küçük yaştaki çocuklarımızı sahneye çıkarmışlar ve dansöz gibi oynatmışlar Dansöz programlarının yayınlayıcısı bir televizyonumuzun ana haber bülteninde de bu habere şöyle bir başlık uygun görmüşlerdi: "Biz buraya nereden geldik" İşte, bizi çileden çıkaran yaklaşım tarzı bu!Son dönemin televizyon yayıncılığının mantığını tek kelimeyle özetlemek mümkündür: "İffetin değil, şehvetin başrolde olduğu mantık" Aldatma, gayri meşru ilişki, sevgili değiştirme, nerde sabah orda akşam Televizyonlarda ekstra biçimde Hollywood yapımı aramanıza gerek yok. Çünkü, Amerikan yaşantı tarzı Türk dizileriyle evimizin içine girdi bile. Daha sonra da, toplumda ahlaksızca suçlar yaygınlaşmaya başlayınca, "Hoop ne oluyor " demeye başlıyorlar.

Aynaya bakın, aynaya! Aynaya bakın önce kendinizi düzeltin! Ahlak üretmek için ne yaptınız