İstanbulda otomobil kundaklamalarının başladığı günlerde bir dostum olayları, "Teröristler dağdan şehire indi" şeklinde yorumlamıştı. Çünkü, İstanbul başta olmak üzere başlayan eylemler, araç kundaklamalar, patlayan bombalar, caddelerin kesilmesi bunu gösteriyordu.

Peki teröristler dağlardan şehirlere inmesinler, daha doğrusu eylemler şehir merkezlerine kaymasın diye terörün dağ kadrolarına karşı harekat yapılmasın mı Yapılmadığı takdirde eylem alanı sınırlı mı kalıyor Bu soruya "yapılmasın" cevabını vermek mümkün değil.. Hatta, Türkiyenin tümünü kapsayan terör olayları karşısında yılgınlığa düşüp geri çekilmeyi de kimse   isteyemez. Çünkü, terörle mücadelede kararlılık ve süreklilik şarttır. Ancak, terörün tüm ülkeyi kapasayacak şekilde yaygınlaşması da toplumda farklı beklentilere       yol açabilir. Bunun örneklerini geçmişte yaşadık.

Söz gelimi 12 Eylül 1980 darbesinin öncesi Türkiyenin durumunu hatırlayanlar bilirler ki, toplumun önemli bir bölümü "Ne olacaksa olsun yeter ki şu terör dursun" deme noktasına gelmişti. Bu beklentinin özünü terörün kökünün kazınması isteği oluşturuyordu. Ama neticede darbe oldu. Tüm ülkeyi sarmış olan terör olayları bir gecede bıçakla kesilmiş gibi sona erdi.

Acaba, vuruşan taraflar bilmeden ya da bilerek böyle bir darbeye zemin hazırlamaya mı çalışıyorlardı Darbe olunca hedeflerine ulaşmış oldular ve artık teröre gerek kalmadığını  düşünerek kendiliklerinden silahlarını mı bıraktılar

Bu sorulara elbette iki kere iki dört eder kesinliği içinde cevap vermek mümkün değildir.. Sosyal olaylara zaten böylesine bir matematiksel cevap vermek de doğru olmaz. Ancak, şunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz.. Terör olaylarını sona erdirmenin ilk şartı görünenlerden ziyade perdenin arkasındaki güçlerin belini kırmak, bir başka ifade ile eyleme sürüklenenlerle birlikte terörü besleyen ve ileri süren güçlerle teröristlerin bağını koparmak gerekir. Bu bağ kopartılamadığı sürece mekanlar değişse de terör sona ermeyecektir. Bu bakımdan terörle mücadele edenler ülkemizin 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasını çok iyi değerlendirmek durumundadırlar.

Sık sık ifade edildi ama duymamış ve unutmuş olanlar için bir kere daha hatırlatmakta yarar vardır. 12 Eylül 1980 öncesi sabah sağcının öldürülmesinde kullanılan silah öğleden sonra bir solcunun öldürülmesinde kullanılmıştır. Bunun sonucu olarak ülkede kan gövdeyi götürmüş yıllar sonra binlerce genç kullanıldığını, hem de aynı merkez tarafından kullanıldığını öğrenmiştir.

Elbette terörle mücadele dağlarda da şehirlerde de devam edecektir, etmelidir. Terörün kökünün kazınması için çalışılacaktır. Ancak, bataklık kurutulamadığı sürece kullanılan gençleri temizleyerek terörün kökünü kurutmak  çok zor görünüyor. Çünkü, bataklık sürekli olarak sivrisinek üretmeye devam ediyor. Bu sebeple dünkü yazımda da ifadeye çalıştığım gibi terörün arkasındaki esas güç dışarıdadır. Buradan destek görmektedirler. Yıllarca teröristler dış güçler tarafından eğitildi, beslendi.. Havadan helikopterlerle teröristlere silah ve yiyecek desteği verildiğini biliyoruz. Verenleri de biliyoruz. Destek verenler uzun süre bölgedeki Çekiç Güç vasıtasıyla ABD idi, bazı Avrupa ülkeleriydi. Bu güçlerin ülkemiz üzerindeki hesapları bitmeden terörün kökünü kurutmak zor görünüyor. Bunun için yeni bir dış politikaya, yeni bir kalkınma hamlesine ve ülkemizin bu ülkelere bağımlılığına son vermeye ihtiyaç vardır. Bunun da tek yolu devlet-millet kaynaşmasının sağlanmasıdır.. Milleti ile kucaklaşmış bir devletin yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği bir problem olamaz. Ama, milleti ile kavgalı bir devlet, milleti parçalara ayrılmış bir toplum olumsuzlukların ürediği bir bataklık görünümünden kurtulamaz, bundan da ülkemiz üzerinde hesapları olan güçler yararlanır.

Diyarbakırdaki patlamayı duyar duymaz yaşadığım üzüntü bir yana ülkemiz üzerinde hesabı olan güçleri bu ülkeyi yönetenlerin hala görmezden gelmeye devam etmesi ayrı bir üzüntü kaynağı oluşturuyor.