“Başınıza Yahya kadar taş düşsün!”

Geçtiğimiz günlerde ondan nemalananların, rant sağlayanların, koltuk kapanların bir araya gelip “Efsane” ilan ettikleri Demirel’in yirminci asırda tarihe kaydettirdiği demeçlerindendir bu kelimeler.

Yahya, Yahya sorularından ve CHP’nin Yahya’lı muhalefetinden bıkmışlığını böyle anlatıyordu.

CB sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, ak damatlardan Kavurmacı hakkında (ilk kez) yaptığı açıklamayı kimse Demirel’in Yahya’sına paralel eylemesin diye tedbir almak tezlerimizden satırlar okuyacaksınız şimdi.

“Bu yargının kararıdır. Üstelik beraat de verilmiş değil, kimse bu konu üzerinden Ak Parti’ye fatura kesemez.”

CB sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri bu. İçinde ne baş var, ne de taş.

Tarih dersi vermeden, taş olup başlara düşmesi bizzat başbakan olan amcası tarafından resmen istenen Yahya’yı biraz tanımalıyız. Geçmiş asrı hakkıyla bilmeden, bu asrı, halkın deyimiyle söylersek, kavurmacı, baklavacı, bayrakcı ağa çocuklarının ve ak damatlarının icraatlarının gölgesinde yaşamak istemiyorsak eğer...

Yeğen Yahya, bu ülkeye hayali ihracatçılığı getiren, uygulayan ve reklam eden Demirel’dir; suni tahtaları ambalajında mobilya diye vapurlara yükleyerek...

Dolayısıyla yeğen Yahya, CHP’nin yegane muhalefet malzemesidir ve hatta Demokratik Parti adlı uyduruk siyasi oluşumun da kuruluş sebebidir.

Bir memur ihbar eder yeğen Yahya’yı. CHP o memura sahip çıkmış ve Avrupa ile ödüllendirmiştir, Demirel’den hesap soracağız demeçleri verilirken...

Yeğen Yahya’nın bu işi ilk defa yapmıyordum, neden üçüncüden sonra ihbar edildiğini anlayamadım, demesinin güme gitmesini gazete haberlerinde, ben hâlâ anlayabilmiş değilim. O muhbir memuru el üstünde tutanların aklına neden önce bildirmemiştiniz sorusu gelmemişti, bilmem.

Yeğen Yahya üstünden Demirel’e muhalefet yaptığını sanan ya da öyle sandıran CHP’nin ila nihâyede Demirel’le ortak olmak, birlikte hareket etmek, damadını sevmek gibi bir hesabı mı vardı o geçen asırda, sorusuna cevabı sosyologlarımız vermelidirler. Ama neredeler?

Şimdi buradan, bir asır geriye bakmak kolay. Demirel, yeğeni Yahya’yı önde tutarak, onu kullanarak muhalefeti onun üstüne yönlendirmiş ve hükümetlerinin icraatlarının tartışılmasını ve Türkiye’ye kaybettirdiği yılların farkında olunmasını engellemiştir demek kolay!

Hatta o Demirel, CHP ile ortaklık yapıp Çankaya’ya çıktığı geçen asrın sonunda, millete bir başka yeğenini kakalamamış mı idi? Yahya, Yahya dediniz, bu Murat da size cabadan! CHP’de hiç ses yoktu.

İşte biz de bu noktada tıpkı AKP’li kalemciler gibi düşünüyor ve diyoruz ki: Günümüzün Ak damadı ile yeğen Yahya meselesini hiç kimse paralel görmesin. Hem savunmalar da çok farklı. Demirel’de taşla baş yarma tehdidi varken, AKP’liler hukuk diyorlar. Ne güzel değil mi?

Sayın Burhan Kuzu mesela. Bir tv kanalında çok hukuksal bir savunma yaptı. Katılmamak mümkün değil.

“ Öteki hakim bırakmamış. O hakim bırakmış”

Şimdi buradan bırakan veya bırakmayanlar tartışmasına girmeye gerek yok. Sayın CB’mız da yargı kararı dedi. Hem beraat de verilmiş değil. Dahası yeğen Yahya içerde yattı da ne oldu? Demirel asgari ücreti mi yükseltti?

Kimileri de diyor ki... Yani sokaklarda, cafe’lerde, tramvaylarda konuşanlar... Ağızları torba olmadığından... AKP kongre yaptı. Hemen sonra bir Ak damat konuşuldu. Acaba kongre seçilenleriyle ve seçilmeyenleriyle konuşulmasın diye yapılmış olmasın bu operasyon?

Operasyon dediklerine bakmayın bunların. Yandaş medya etkisidir.  Demirel günlerinden, geçen asırdan kalan insanlar. Hâlâ Demirel’in perdelemesinden kurtulamamışlar. CHP’nin ise muhalefeti zaten  gelenekseldir. Birazda buradan bakalım.

Değişmeyenler

Bir tv habercisinin (Nevşin Mengü) işine son verilmesi üzerine anlatılanlar, aldı götürdü beni 70’li yılların seçim günlerine. Bilhassa 1977 seçimlerinin sonrasına.

Konu edilen gazetecinin “alaycı dil kullanıyor” olmasını, “Ses tonundaki küçümseme”nin gizleniyor olmamasını sebep olarak sayıyorlar işsizliğine. Sayın CB Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yorumunu okurken yapmış bunu.

1977 seçimlerinin neticelerini izliyoruz tek ve resmi kanal TRT televizyonunda. Yurdumuzda televizyon olmadığından bir kahvehanede izlemek bir mecburiyet değil benim için. İnsanlarımızın arasında olmak ve onların tepkilerini görmek/bilmek merakım da var.

Sandıklar açılıyor, oylar sayılıyor, ilk neticeler TRT’ye ulaşmış, spikerler okuyor: AP şu kadar bin, CHP şu kadar bin, MSP’nin oyu ise bir elin parmakları kadar.

Kahvehane halkının her MSP oyu söylendiğinde yüzlerindeki müstehzi ifadeyi görmek üzse de bizi, sükunetimizi koruyoruz. Zira biliyoruz ki, gerçek rakamlar böyle değil. TRT’nin bir marifeti de şuydu: Açılan her sandığın üstündeki oylar AP ve CHP’ye aittir. MSP’ninkiler daha çok olsalar bile alttadır ve okunması yarına kalmıştır.

Sarışın saçlı, ablak yüzlü ve yuvarlakça diye tarif edebileceğim bir bayan spikerin bir sandık bölgesinin sonucunu okurken, sıra üçüncü sıradaki ve üçüncü parti konumundaki MSP’ye geldiğinde, tüm kin ve nefretini yansıtarak “SIFIR demesini unutamıyorum. Ertesi günü gazetelerde o sandıkları aradığımda sonuç, yine üçüncülüktü ve oy sayısı da binlerle ifade ediliyordu.

O günkü hayalimi de yazmalıyım, zira o spiker bayanın ablak yüzü hep gözümün önünde idi.

İsterdim ki MSP’nin güçlü bir basın yayın kolu olsun ve farkında oldukları bu olayı hemen ertesi günü hukuk içinde bizzat TRT ziyaretiyle protesto edilsin ve milletten maaşlı olmalarına rağmen saygı eksikliği yaşayan o spiker bayanlar gerekli yerlere, sağlık kuruluşlarına falan sevk edilsinler. Bu hem onların iyiliğini de istemektir. Zira o kadar kin ve nefret bir gün kendisine ya da çevresine çok zararlı olabilirdi.

Nereden nereye geldik.

Bir geçmiş zaman olur ki, yazısı sayılmasın bu yazımız. 

Aktüeldir.

İtirafına bak kilosunu söyle

İnsanların af dilemeleri, özür dilemeleri kalitelerini artırıcı eylemlerindendir. Bu, bizzat iki insan arasında olduğu gibi, topluluk karşısında ya da medya organları kullanılarak yapılır. Fakat af/özür dilemedeki bu son şekillerde nefsaniyet ve öğünme tatminsizliği daha ön plana çıkar.

Kartelin ünlü Devşirme’sinin 21 Mayıs 2017’de yazdıklarını, ilkokullara yeni başlayan çocuklarımıza Talim ve Terbiye tavsiyesi olsun diye buraya alıyoruz.

“Türkan Hoca, 1999 yılında FETÖ denilen belaya dikkat çekerken...

Ben kendisini ‘Hadi canım, abartıyorsun’ duygusuyla dinlemiştim.”

İşte bu yüzdendir af dileme sebebim, açıklamasını yapan Devşirme’nin kırmızı başlıkta duyurduğu “Affet bizi Türkan Hoca” yazısı daha önceden yayınlanmış(mış.)

Ziya Paşa boşuna dememiş: “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” Diye.

Devşirme’nin niyeti “İki kuş” değil, ağacın kuşlarının en çoğu...

Ey Ahali! Affet bizi Türkan Hoca diye bir yazı yazmıştım. Okumayanlara burdan bir daha ilan ediyorum. Elbette özellikle Türkan Hanım’ın sokağında ikamet edenlere...

Af diledim ama, bir sorun bakalım niye diledim?

Soralım mı?

Adam sadece Devşirme bir gazeteci değil, aynı zamanda kendini arşivlemiş bir sorumlu. 1999 yılının bir gününde içinden geçen bir duygusunu dahi almış kayıtlara ve şimdi seriyor önümüze.

Türkan Saylan’ı, abartıyorsun duygusuyla dinlemiş(miş.)

O yüzden af diliyor. Affediverin gitsin!

15 Temmuz’dan bir gün öncesine hatta birkaç saat öncesine kadar, “Bunların tankı mı var, topu mu var, uçağı mı var, polisi mi var, hakim ve savcısı mı var?”  Bunlar ihtilal filan yapamazlar” yazılarını yazmış ve kartel tv’lerinde dillendirmiş bir Devşirme, şehid edilen yüzlerce insanımız için, ülke toprağına atılan tonlarca bomba için bir af dilemiyor, bir özür beyanında bulunmuyor da...

Ama olsun!

“FETÖ denilen bela” diye yazma günlerine ermiş ya... Varsın bu, Türkan Hanımın yakınlarını tavlama temasıyla yazılmış olsun.

Sıfatı görünür sıfat içinde

Kutlu Doğum Haftası’na itiraz, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki bir yardımcının emekli edilmesi ve DİB Mehmet Görmez Hoca’ya atfedilen “mektup” üzerine söz söyleme ve yazma yetkisi olanları elbette biz de dinleyeceğiz ve okuyacağız. Ahmet Yavuz örneği gibi.

Lakin, resmi ifadeyle izlerin birbirine karışmasının kayıtlara geçirildiği günleri yaşıyoruz. Teyakkuzda olmalıyız.

Medya yazılarında dikkatimi çeken bir iki cümleyi paylaşmamda bir mahzur olduğunu sanmıyorum. Çünkü bizim bu irdelememiz olayların teferruat kısmındandır.

Önce adı “Dinihaberlercom” olan ve geçmişte bu sayfada birkaç kez yazmak zorunda kaldığımızdan sürekli okuyucularımızın hatırlayacağı bir internet sitesinden aldığımız bir cümlelik paragrafı okuyacağız.

“Profesörlüğünden utanmayan Şimşirgil okuduğunu anlamadığı yetmezmiş gibi sitemizin arkasında Mehmet Görmez’in olduğunu iddia ile spotumuzu Numan’a jurnalleme bayağılığında bulundu.” (20 Mayıs 2017 - Dinihaberler.com/Zavallı)

Muhataplarına mı desek, muhalif olduklarına mı desek, cevap vermeye mecbur kaldıklarına mı desek; anlaşılan o ki, hitap şekillerini, tarzlarını, üsluplarını gelenekselleştirmişler.

Olumsuz fiilleri, zeka eksikliği etiketlerini bol bol dağıtmaktalar. Ama onları insan saydıkları da bir gerçek. Haklarını yemeyelim.

Üslubu beyan, ayniyle insan diyoruz ve bir cümlelik paragraftaki iki noktayı parantez içine alıyoruz.

“...arkasında Mehmet Görmez’in olduğu...”

Mehmet Görmez bir Prof. Dr. Resmi görevi Diyanet İşleri Başkanlığı. Üniversitede ve Camide Hoca.

Cümlenin içindeki ikinci isim de gayet net.

“...Numan’a...”

Numan kim? Fenerbahçe’nin Yavuz, Şükrü, Numan diye başlayan efsane onbirindeki solbek Numan olmasa gerek. Ben bir de Başbakan Yardımcısı olan politikacı tanıyorum ki, onun da ayrıca Prof. Dr. sıfatı vardır. Galiba tasarruflu yazdıkları sayın Numan bey bu ikinci kişi olmalıdır.

Gelelim olayların teferruat kısmından dediğimiz ve sizlerle halleşmek istediğimiz ikinci cümleye.

“Diyanet’te Prof. Dr. Tayyar Altıkulaç’a, Prof. Dr. Sait Yazıcıoğlu’na kadar...”

Star Gazetesi’ndeki 25 Mayıs 2017 Perşembe tarihli yazısına böyle başlamış usta gazeteci Ahmet Taşgetiren üstadımız.

Dondum, kaldım.

Vikipedine döne döne daldım.

Ne zaman Prof. Dr. olmuştu?

Bulamadım.

Sayın Ahmet Taşgetiren üstadımız yazdıysa bir sebebi olmalı?

Onun adının peşinden bir başka ve gerçek Prof. Dr. başkanın adının yazılması da ilkinin sıfatını güçlendirme maksatlı gibi gelmişse okuyucularına, durumu düzeltmek isteriz ve sayın Ahmet Taşgetiren üstadımızın yağlı bir niyetinin olmayacağına şahidlik ederiz.

Olayların teferruat kısmından işte böyle iki nokta... Kimileri sıfatlarda indirim mevsimine girmiş, kimi har vurup harman savurmakta...

Belki ilgisi yok ama, Mustafa Özdamar Ağabeyden dinlediğim bir rahmetli İbrahim Hakkı Konyalı esprisini nakletmeliyim şimdi. Tam olmasa da yeri geldi sayalım.

Selimiye’deki İsmail Hakkı Konyalı kütüphanesinin okuyuculara hazırlayan ve uzun yıllar yöneticiliğini yapan Mustafa Özdamar Ağabey anlatmıştı:

“Bir dergi Konyalı Hoca’mızdan bir makale istiyor. Ulaştırma işini bana verdi. Baktım, adının önüne Prof. Dr. sıfatını koymuş. Merak ettim, sordum. Elini aldırma der gibi salladı ve onlar öyle bilsinler, dedi.”

(Karaköy’deki, şimdi yalan olmuş Vakıflar Başmüdürlüğü yıllarından aklımda böyle kalmış. Eksiğimiz varsa affola...)