Geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan’ın BM Güvenlik Konseyi’nin 2 yıllık geçici üyeliğine seçildikten bir gün sonra bu görevi reddettiğini açıklaması uluslararası camiaya büyük bir şok etkisi yaşattı. Yıllarca uluslararası sistemle barışık bir şekilde yoluna devam eden Suudi Arabistan’dan bu tarz bir çıkış beklenmiyordu. Şimdi tüm ülkeler Suudi Arabistan’ın neden böyle bir çıkış yapmış olduğunun hikâyesini kendi faydalarına göre üretmeye koyuldular. BM Güvenlik Konseyi üyelerinden üye olmayan diğer bölge ülkelerine kadar herkes farklı okumalarda bulunuyor. Acaba Suudi Arabistan çıkışının gerçek hikâyesine nasıl ulaşılabilir

Suudi Arabistan yönetiminin irade beyanlarına bakarsanız, BM Güvenlik Konseyi’ne katılmama nedeni olarak Konsey’in bugünkü mekanizmalarının üstlenmiş olduğu küresel barış ve güvenlik misyonunu yerine getiremediğinden kaynaklandığını zannedersiniz. Ancak uzun zamandır Suudi Arabistan siyasetini takip edenler bileceklerdir ki, ülkenin bu çıkışının altında bu kadar da basit nedenler yatmamaktadır. Aksine bu çıkışın net olarak anlaşılabilmesi için ülkenin uzun bir dönemdir takip ettiği selefileştirme politikası ve bölgesel güç olma yaklaşımı ile birlikte güncel gelişmeler birlikte değerlendirilmelidir.

Suudi Arabistan Dış Politikası

Özellikle Arap Baharı süreci boyunca karşı karşıya gelen Türkiye ve İran vizyonlarının çatışması esnasında eski düzen taraftarlarının tavırları gözden kaçırılmıştı. Devrim süreci başlamıştı bir kere ve ülkeler ya Türkiye ya da İran modelini benimseyeceklerdi. Ama tüm devrimlerde etkili olan Selefi grupların kimler tarafından desteklenip yönlendirildiği hiç akıllara bile getirilmiyordu. Mısır’da Mursi yönetimine karşı düzenlenen darbede de destekçiler arasında en ön sırada Selefi grupların yer alması kafaları karıştırmıştı. Eskiden Mübarek’i gönderip değişim isteyenler şimdi statükonun safında yer alıyorlardı. İşin arkasında ise uzun süredir kamu diplomasisi ve yumuşak güç yöntemlerini kullanarak bölgede nüfuz alanını genişletmeye çalışan Suudi Arabistan vardı. Selefileştirme politikası ile birlikte bölgede söz sahibi olmaya çalışan Suudi Arabistan’ın dış politikasını analiz etmek Mısır’da Mursi’nin devrilmesi sonrası akıllara gelmeye başladı.

Türkiye-Suudi Yakınlaşması

Suudi Arabistan’ın BM çıkışı ile paralel Türkiye ile de yakınlaşması aslında hiç de şaşırtıcı bir gelişme değildir. Aslında bu yakınlaşmanın ortaya çıkmasında ABD-İran yakınlaşmasının da büyük payı vardır. Önceki haftalarda ABD-İran yakınlaşmasının Türkiye ve Suudi Arabistan yakınlaşmasına neden olabileceğini yazmıştık. Bu fırsatı iyi değerlendiren Türkiye hem Suudi Arabistan ile hem de onun üzerinden Mısır ile tamamen kopan ilişkileri tamir etme girişimine soyundu. Ama burada asıl önemli olan ABD’nin bölgede İran ile olan gerilimi hafifletmeye çalışması sonrası Suudi Arabistan’ın verdiği tepkidir. İlk hamle Türkiye ile yakınlaşma olarak ortaya çıkmışken; ikinci hamle de BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğini reddetme olarak ortaya çıktı.

İlişkileri Yönetmek

 

Bütün bu gelişmelerden rahatça anlaşılıyor ki Suudi Arabistan’ın BM’deki görevini reddetmesinin ardında hiç de öyle deklare ettiği gibi BM Güvenlik Konseyi’nin adaletsizliği yatmamaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nin ne kadar adaletsiz bir yönetim sergilediğini bilmeyenimiz yok. Ancak özellikle Ortadoğu’da bölgesel etki alanlarını arttırmak isteyen kimi ülkeler güvenlikleştirdikleri kimi alanlarda büyük güçlerin desteğini alamadıkları zaman böyle tepkiler verebiliyorlar. Bu açıdan Suriye’de rejimin devrilmesini destekleyen Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Suriye Krizi’nde kendilerini yarı yolda bırakan ve İran ile yakınlaşan (Rusya aracılığı ile) ABD’ye bu tarz bir tepki göstermeleri bugünün Ortadoğu siyasetinde çok normal görünmektedir. Ama bugün Türkiye ile yakınlaşan Suudi Arabistan’ın başka bir konuda tamamen zıtlaşarak ters düşmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Selefileştirme politikası eninde sonunda bölgede iddia sahibi olan ülkelerle Suudi Arabistan’ı karşı karşıya getirecektir. Çünkü artık bölgede siyaseti tamamen menfaatler yönetmektedir. Böyle olunca da bölgede ülkeler arası ilişkileri istikrarlı bir şekilde yönetmek en zor şey haline gelmektedir.