Yeni belirsizlik sürecinin başlangıç noktasına hızla sürüklenen Suriye’de, beş yıldan beri yaşanmakta olan vahamet boyutundaki insanlık dramı, Halep’te yaşanan ve asla tasvip edilmesi mümkün olmayan gelişmelerle ister istemez Müslümanların sıkıntılarına yeni sıkıntılar eklemledi.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, düşünce ve ifade özgürlüğünü egemenlik aracı olarak kullanmak suretiyle, Müslümanlar üzerinde hükümranlık haklarını kaybetmek istemeyen Batı, Suriye’de acımasızca uyguladığı ve yokuş aşağı hızla ivme kazanan çifte standart örneğinde görüldüğü gibi, ellerinden geldiği kadar Müslümanlara hayat hakkı vermemeye çalışmaktadırlar.

Ortadoğu’da ortaya koyduğu senaryolarla sürekli amacına kavuşan ABD’nin, yıllardan beri kendisine destek verdiği İsrail ile birlikte meydana getirdiği huzursuzlukları, kendi çözüm yöntemleriyle aşması beklenemez.

Özellikle Suriye, Irak ve Yemen’in sarsıntılı konjonktüründe meydana gelen huzursuzluklarda önemli rol oynarken, şimdi de bu ülkeleri tehlikelerden kurtarmak için koruyucu bir görev yüklenmeye çalışması hiç de inandırıcı değildir.

Bölge ülkelerinin ise, hala kurtuluşu ABD’de görmeleri ve kendi milli çıkarlarını bu ülkeye ihaleye kalkmaları bölgedeki huzursuzlukları daha da yaygınlaştırmaktadır. Bu ülkeler, ABD güdümlü politikalara taşeronluk yapmaya devam ettikçe dış politikalarında kilitlenme (dead-lock) kaçınılmaz olacaktır.

Bu cümleden olarak, özellikle Halep’te durum vahim boyutlarda seyrederken, ABD tarafından herhangi bir olumlu adım atılmamış; şimdi ise, sırf ABD’nin uluslararası popülaritesini yeniden gündeme getirip, canlandırmak ve ABD’nin çıkarlarını ön plana almak için, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı telefon görüşmelerini gündemde tutma çabaları dikkat çekicidir.

Amerika, Halep’te insanlık dramı yaşanırken suskun kalırken, Kuzey Suriye’de ise bölünme ve nüfus oluşturma peşinde koşan grupları desteklemek suretiyle orada da Halep benzeri yeni kargaşa ortamları oluşturmayı amaçlamaktadır.

Hatırlanacağı üzere, Sırpların Bosna’da güttükleri ‘etnik temizlik’ devam ederken, Bosna’ya müdahalede bulunmak yerine, birdenbire Makedonya konusunun gündeme getirilmesi sorumluluktan kaçışın en somut göstergesi idi. Keza, Ermenistan’ın Yukarı Karabağ işgali sırasında Demirel’in, İran’ı suçlayıcı yaklaşım içerisine girmesi de dış politikada bir denge unsuru olmaktan ziyade, Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmeye yönelik idi.

Şu anda da, Suriye’de işin başından beri  yaşanmakta gelişmeleri örtbas yoluna giderek, yaşanan çelişkileri yumuşatmak için yeni tahkim stratejisinin ana çerçevesi olan, ‘Amerika’nın çıkarları gereği olan her şey iyidir’ geleneksel Amerikan politikasının pragmatik bir yaklaşımla stratejik manevralar ile Türkiye-İran arasındaki yakınlaşmayı ortadan kaldırmak üzere beş yıldan beri  bu bölgede yaşanan kaos ortamının asıl suçlularını  göz ardı edip, ‘anlık tepkilerle’ İran’ı suçlayıcı yaklaşımlarla bir sonuca varmayı hedeflemek mümkün olmasa gerek.

Suriye krizi boyunca suskun kalan ve bu kaos ortamından güçlenerek çıkan İsrail, son Halep dramından sonra Savunma Bakanı Avigdor Lieberman’ın iki gün önce Eriha’daki Limmud FSU konferansının açılış konuşmasında; “Suriye’de Esed ve İran’ın da Suriye dışına çıkarılmasının İsrail’in menfaatine olacağını” açıkça ifade ederek suskunluğunu bozmuş oldu.

İsrail, Suriye’de amaçladığı hedefini gerçekleştirebilmek için, aynen Suriye’de uygulanan ayrıştırma ve zayıflatma politikanın bir benzeri olarak, Türkiye ve İran, Türkiye ve Irak gibi ülkeleri karşı karşıya getirmeye ve bu yolla hedefine ulaşmaya çalışmaktadır.

İsrail’in Suriye’de oturtmaya çalıştığı politikası üç kör noktasından oluşmaktadır. Bu kör noktalar, Suriye’de kolay şekilde kontrol ve nüfuz noktaları oluşturmak, Türkiye-İran arasının açılarak, bölgeyi mezhep kavgasına itip Ortadoğu’da devamlı çatışma ortamı hazırlamak ve Kürtleri koruma bahanesiyle etnisite temelli ayrıştırma politikalarını uygulamak.

Bütün bunların gerçekleşmesi durumunda, Ortadoğu’daki yeni şekillenmelerin İsrail merkezli olması söz konusu olacaktır.