“Her nefis ölümü tadacaktır.”
Kur’an’ın bu apaçık hakikati karşısında insan, hayatın bütün telaşından sıyrılıp kendi faniliğiyle baş başa kalır. Dünya yolculuğu bir gün sona erer; geriye insanın neye ömrünü verdiği, hangi izleri bıraktığı ve ardından hangi sözlerin yaşamaya devam ettiği kalır.
Ali Haydar Haksal için bu sorunun cevabı açıktı: Söz, edebiyat ve mesuliyet.
Yahya Kemal’in şiirinde ifade ettiği o unutulmaz limanından bir gemi daha ayrıldı. İstanbul’da bir cenaze, Karacaahmet’te toprağa verilen bir beden… Fakat uğurlanan yalnızca bir yazar değildi. Türk edebiyatının yaklaşık yarım asrına emek vermiş bir öykücü, dergici, denemeci, incelemeci, genç kalemlere yol açmış bir ağabey ve düşünce dünyasına yıllarca söz taşımış bir kalemdi Ali Haydar Haksal.
Onun asıl eseri, kitaplarının toplamından daha genişti.
1975’te Millî Gazete’de yayımlanan ilk öyküsü “Tıkırtı” ile başlayan yazı hayatı, farklı türlerde onlarca esere uzandı. “Evdeki Yabancı” ile başlayan öykücülüğü; “Sesim Bana Yetmiyor”, “Sarıldığım Soğuk Bir Ceset”, “Sokağın Adı Issız”, “Ay Işığında Vav’ın Odası”, “Zamanların Öyküsü” ve “Yalnızlık Sarkacı” gibi kitaplarla derinleşti. Roman, deneme, inceleme ve biyografi alanlarında da eserler verdi.
Fakat Haksal’ın eserlerini yalnızca adlarıyla sıralamak, onun edebiyatını anlamaya yetmez.
Asıl mesele, neyi dert edindiğidir.
Haksal, modern insanın kendi çağında kendisine yabancılaşmasını yazdı. Kalabalıkların ortasında yalnızlaşan, eşyanın çoğaldığı yerde anlamı azalan, geçmişiyle bağları zayıfladıkça kendi iç dünyasında savrulan insanın peşine düştü.
Yalnızlık, yabancılaşma, benlik arayışı, çocukluk, aşk, yoksulluk, kent, fanilik ve kutsaldan kopuş onun anlatı dünyasında insanın varoluş meselesine açılan kapılardı.
Öykülerinde çoğu zaman büyük olayların gürültüsünden ziyade insan ruhunun sessizliğini dinledi. Atmosferi, iç çatışmayı, hatırayı ve insanın kendi içindeki kırılmayı öne çıkardı. Modern anlatım tekniklerini geleneksel ve tasavvufi unsurlarla buluşturarak kendine özgü bir anlatı dili kurdu.
Bu nedenle Haksal’ın edebiyatında hüzün vardır; fakat umutsuzluk yoktur.
İnsan düşer, fakat bütünüyle kaybolmaz.
Yalnızlaşır, fakat kendisine dönüş yolu kapanmaz.
Kutsaldan uzaklaşır, fakat anlam arayışı sona ermez.
Haksal’ın kalemi, insanın kayboluşunu anlatırken onun yeniden kendisini bulabileceği yolu da aradı.
Yedi İklim: Edebiyatın Uzun Nöbeti
Ali Haydar Haksal’ın edebî şahsiyetini Yedi İklim’den ayrı düşünmek mümkün değildir.
1987’de Osman Bayraktar, Âlim Kahraman ve Mustafa Çelik’le birlikte kurduğu Yedi İklim, kısa zamanda bir derginin sınırlarını aşarak bir edebiyat çevresine dönüştü. Yayın hayatına verilen aranın ardından 1992’de yeniden okurla buluşan dergi, Haksal’ın yönetiminde şiirden öyküye, denemeden düşünceye uzanan geniş bir yelpazede yayınını sürdürdü.
Yedi İklim’in en büyük katkılarından biri, edebiyatın sürekliliğini sağlamasıydı.
Ustalarla gençleri aynı sayfalarda buluşturdu.
İlk cümlesini yazan kaleme alan açtı.
Kendi sesini arayan genç şair ve öykücülere cesaret verdi.
Bir kuşağın birikimini başka bir kuşağa taşıdı.
Bu yüzden Yedi İklim yalnızca yayımlanmış metinlerden oluşan bir dergi değildir.
Bir edebiyat hafızasıdır.
Ali Haydar Haksal da bu hafızanın başında yıllarca nöbet tuttu.
Kardeşi Mustakim Haksal’ın cenaze töreninde söylediği “Gençler üzerinde çok büyük emeği vardı” sözü, bu uzun emeğin belki de en yalın ifadesiydi.
Haksal’ın büyüklüğü biraz da burada aranmalı.
Kendisi görünmekten çok, başkalarının görünmesine imkân verdi.
Bir genç yazarın ilk heyecanını küçümsemedi.
Bir kalemin gelişmesini bekledi.
Edebiyatı yalnızca kendi eserlerini çoğaltmak olarak değil, yeni eserlerin doğabileceği bir zemin kurmak olarak gördü.
Millî Gazete’de Sözden Düşünceye
Haksal’ın mesuliyeti Yedi İklim sayfalarıyla sınırlı kalmadı.
Uzun yıllar Millî Gazete’de sürdürdüğü köşe yazarlığıyla edebiyatın duyarlılığını gündelik hayatın ve toplumun meselelerine taşıdı. Kültürden siyasete, ahlâktan medeniyet meselesine, insanın anlam arayışından çağın savrulmalarına kadar uzanan yazılarıyla düşünce dünyasına sürekli söz sundu.
Öykülerinde insanın iç dünyasına eğilen kalem, köşe yazılarında toplumun vicdanına yöneldi.
Burada edebiyatçı ile düşünce adamı birbirinden ayrılmadı.
Haksal’ın sözü, yalnızca anlatmak için değil; düşündürmek, uyarmak ve hatırlatmak için de vardı.
Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Akif İnan üzerine yaptığı çalışmalar da bu düşünsel vefanın önemli halkalarıydı.
Onları yalnızca anlatmadı.
Onların eserlerini, düşüncelerini ve edebî miraslarını yeni kuşaklara taşımaya çalıştı.
Böylece kendi yazarlığının yanında bir başka görevi daha üstlendi:
Edebiyatın hafızasını korumak.
Sözün Ahlakı, Mesuliyetin Vakarı
Ali Haydar Haksal’ın şahsiyetini anlatırken mütevazılık, zarafet, şefkat ve insan incitmemeye gösterdiği özen özellikle öne çıkıyor.
Bunlar onun edebiyatından ayrı özellikler değildi.
Kaleminin hayattaki karşılığıydı.
Hastalık günlerinde bile başucundan kitaplarını eksik etmemesi, Yedi İklim’in son sayılarını hastane odasında hazırlamaya devam etmesi, ömrünü verdiği işe duyduğu bağlılığın son işaretlerinden biriydi.
İnsan, hayatının sonunda neyi bırakmıyorsa, belki de en çok ona sadıktır.
Haksal kitabı bırakmadı.
Kalemi bırakmadı.
Edebiyatı bırakmadı.
Mesuliyetini bırakmadı.
Şimdi bedenini Karacaahmet’e emanet etti.
Fakat sözünü bize bıraktı.
Kitaplarını bize bıraktı.
Yedi İklim’i bize bıraktı.
Millî Gazete’deki yazılarını ve yetişmesine katkı sunduğu genç kalemleri bize bıraktı.
Bir gün bir genç, Yedi İklim’in eski bir sayısını açacak. Bir öyküsünü okuyacak. Bir cümlenin üzerinde duracak. Haksal’ın yıllar önce sorduğu bir soruyu kendi hayatında yeniden soracak.
İşte bir yazarın gerçek ömrü orada başlayacak.
Çünkü ölüm, yazarı toprağa götürür; sözünü değil.
Yahya Kemal’in rıhtımında gemi çoktan kalktı.
Rıhtımda kalanlara ise bir emanet düştü.
O emaneti taşımak…
Kaleme hürmet etmek.
Edebiyatı ucuzlatmamak.
Gençlere kapı açmak.
Ustalara vefa göstermek.
Ve sözü, hakikatten koparmamak.
Ali Haydar Haksal’ın ardından söylenecek en doğru söz belki de budur:
O, sözün ağırlığını bildi; edebiyatın hakkını vermeye çalıştı ve mesuliyetten kaçmadı.
Şimdi onun sesi sessizliğe çekildi.
Fakat kitapları konuşuyor.
Yedi İklim konuşuyor.
Millî Gazete’de bıraktığı yazılar konuşuyor.
Yetiştirdiği kalemler konuşacak.
Ve onun ömrü boyunca taşıdığı edebiyat emaneti, yeni sahiplerini bulacak.
Çünkü insanın dünya üzerindeki ömrü takvimle sınırlıdır.
Edebiyatçının ömrü ise kendisinden sonra kurulan cümlelerde devam eder.
Ali Haydar Haksal’ın cümlesi henüz bitmedi.
Sözünün devamını, ardında bıraktığı eserler ve yetişmesine katkıda bulunduğu insanlar yazacak.
Allah Ali Haydar Haksal’a rahmetiyle muamele eylesin.
Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Sözünü hakikate, kalemini edebiyata, ömrünü mesuliyete adayan bu güzel insanın adı, bir ölüm haberinin satırlarında değil, edebiyatımızın hafızasında yaşamaya devam etsin.



