“İman edip salih amel işleyenler için Rahman, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.” (Meryem, 19/96.)

“Müminler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

*

“Zannetme bu dünya seninle döner

Sen yoksan saatler durur zannetme

Zannetme gidersen yıldızlar söner

Gelmezsen denizler kurur zannetme”

Cumartesi

Tükenen

“Ölüm denizin kıyısında anacığım

Ölüm göğün yüzünde

Ölüm yerin dibinde

Ölüm soluk alışında

Ölüm baş ucunda

Sevgi gözümün kökünde yavrucuğum

Sevgi kuşun kanadında

Sevgi ne göğün yüzünde

Sevgi ne yerin dibinde

Sevgi baş ucunda” (Ahmet Çahacı)

Resimleri sebepsiz yere dağıttığının farkında değildi. İzleri silerek yeni bir şey yapacağını zannediyordu ama içinde taşıdığı sadece zandı. Resimleri bir bir önündeki ateşin içerisine attıkça önce büyük bir haz alıyor ardından derin bir pişmanlığın içerisinde saplanıyordu. Bunu bastırmak için hafızasını ne harekete geçiriyorsa onların hepsini birer birer ateşe gönderiyordu. Gönderdikçe daha çok hatırlamaya hatırladıkça daha çok öfkelenmeye başlıyordu. Bir müddet sonra artık hiç haz duymadığı aksine pişmanlığının ve kızgınlığının giderek attığını görüyordu. Gözünü ne bürüdüyse bir müddet sonra artık kontrolünü tamamen kaybetmiş bir şekilde hareket ediyordu. 

Öfkesi kontrolden çıkmış yakıp yıkmak da kar etmeyince kendi kedine zarar vermeye başlamıştı. Beynindeki sesleri bastırmak için eliyle kafasına kafasına vurmaya başlamıştı. Hatıraları yakarak yok ettiğine sevinmişti ama hafızasını silemediği için resimlerini yok ettiği herkesin sesi kulaklarında çınlıyordu. Dayanılmaz hale gelen çınlamaları bastırmak için elleri yetmiyordu. Eline geçirdiği sert bir cisimle kendine vurmaya vurdukça kanayan kafasından sızan kanlar, ortaya çıkan fiziki ağrılar içindeki ağrıları dengelemeye başlıyordu. Çınlama arttıkça ağrıyı ağrı arttıkça çınlamayı, bazen her tarafı uyuştuğunda her ikisinin birden ortaya çıkmasına müsaade ediyordu.

Artık kendi de tanınmaz bir hale gelmişti. Bitap bir şekilde yerde upuzun yatıyordu. Hiçbir şey düşünecek hali kalmamıştı. Kafatası yarılmış artık ağrılar her şeyin önüne geçmişti.   Bir müddet sonra da kendini kaybetti. Bayılmıştı. Kulağının arkasında ince bir kan sızıyordu. Kanın sıcaklığı artık hissedilmiyordu. Kendini yenilemek için yola çıkmıştı ama günün sonunda kendini imha etmişti. Şimdi uzaktan bakınca yerde yatan kadavradan farksızdı. 

Pazar

Okuma Notları

 

“Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni

konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,

kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-

reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım

Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-

ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım

toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş

saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem

hangi gözle? ”

(Şükrü Erbaş)

“Gerçi..." Şu "gerçi” sözcüğünü kullanmasalar insanları daha çok seveceğim; genelleme yapan her cümlenin istisna derdi olduğu bilinen bir şey değil mi? Ama insan kendini böyle savunuyor! Genel ve kısmen gerçek bir şey söylerken, lafı biraz aceleye getirdiği düşüncesine kapılınca, sonunda konuyla yakından uzaktan bir alakası kalmayıncaya kadar karşınızda sınır koymayı, değiştirmeyi, önemsiz kılmayı ve eklemeyi sürdürüyor.” (…) “İnsan aslında karmaşık bir varlık değil. Çoğunluğu zamanın büyük bir bölümünü yaşamak için kullanıyor, geriye kalanı ise, özgür oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her türlü yolunu deniyor. İşte insanın değişmez yazgısı!”(Genç Wertherin Acıları, 43-7)

*

Hayatım boyunca bilinci geliştirmeye uygun metotları veya araçları bulmanın zorluğunu yaşadım. Buradaki temel sorun, herkesin farklı bilinç seviyelerinde olmaları, aynı anlayış düzeyine sahip olmamalarıdır. Bunun da basit bir nedeni var: Bizler ikili varlıklarız; bilinçli zihinlerimiz, "bilinçdışımız" denilen denizde yüzen küçük gemilere benzer.

Bu bilinç dışılık denizine yakın olmak kahramanca, mitik bir iştir; kendini tamamen tanıman demektir. Çok az kişi bu savaşın üstesinden gelebilir, çünkü hepimiz kendi bireyselliğimize bağlıyızdır. Bize bir ad verilmiştir, bir aileye ait olan psikolojik bir sistemde geçmişin tekrarı şeklinde doğmuşuzdur ve bir toplum yasalarımızı ve inançlarımızı oluşturan dil ve kültür ile iz bırakır bizde. Oysa tüm bunlar geçmişe aittir.

Peki, nasıl ilerleyeceğiz? Bunu başarmak için kendimize bakacak ve kendi üzerimizde çalışacak cesarete sahip olmalıyız. Üç ihtimal var: Birincisi, kendimizi bir anda bir rüyada veya başka bir şeyin içinde buluveririz. İçinde bulunduğun durumu kavrar ve ani bir aydınlanma yaşarsın. Böyle olabilir. İkincisi, çalışmaya başlarsın, okursun, tekrar okursun, dua edersin, çalışırsın, bu yolu izlersin. Bu şekilde çalışırsın ve nihayetinde onu bulursun. Son olarak ise bunları yapmış birini bulursun ve o sana yardım eder. İşte tüm seçenekler bunlardır.

Zihin nereden geliyor? İlkelerimizi genişlettikçe zihnimizi ve bilincimizi de genişletiriz. Neden? Çünkü olduğumuz şey olma ve başkalarının bizden istediği şey olmama özgürlüğünü kazanmak için. Durum gayet basit: Aile, bir klan, yakın bir birlik görevi yapan topluma bağlıdır. Bu yüzden bir klana ait olan bir insanın en büyük korkusu sürgün edilmektir. Aile şöyle der: “Değişirsen, bizim bir parçamız olmazsın, yani değişirsen, seni artık sevmeyiz.” (Alejandro Jodorowsky)

Pazartesi

Çürük

“Okula giden ortalama bir insanın kendisinin varlığından haberi yoktur. Maddi var oluştaki manevi faktör hakkında hiçbir fikri yoktur. Sosyal ve politik yapının kurallarından farklı olan yaşam kuralları hakkında genel bir kavrayışı yoktur. Nereden geldiğini bilmemektedir ve neden burada olduğunu bilmez. Ve nereye gittiği hakkında da hiçbir fikri yoktur. Ve bu bileşik cehalet üzerine, bu soruların hiçbirine cevap vermemiş insanlara diplomalar veriyor ve onları parlak akademisyenler haline getiriyoruz. Bu şaşırtıcı şeylerden biri de iyi harflerle yazılmış büyük bir cehalet hiyerarşisi yaratmış olmamızdır. Her şeyi bilgeliğe değil zamanın geçici avantajlarına tabi kıldık.” Yaşlı adamı dinlerken bir yandan da konuşması üzerine düşünmeye başladım.

Ülkemizde eğitim kurumları ve diplomalı insanlarımız çoğalırken diğer yandan da eğitimsiz insanlarımız artıyor. Diplomalı ama eğitimsiz. Eğitimin niteliği, kalitesi veya eğitim kadrolarının yetkinliği vb. konuları hiç gündeme dahi getirmeden kabaca sadece sosyal hayatımızdaki cinnet hali bile bize birçok şeyi açık veri olarak gösteriyor. Yolsuzluk, hırsızlık arsızlıktaki diplomalı sayısı diplomaların bile yüzünü kızartacak kadar artmıştır. Biz insanımıza ne veriyoruz ve onlardan ne istiyoruz? Asla cevap bulamayan soruların başında geliyor. Hele son günlerde ajanslardan duyduğumuz haberlere baktığımızda ne körpelere merhamet eden ne engelliye şefkat gösteren ne de yaşlıya, kadına, çocuğa titizlenen bir toplumdan en ufak bire emare görebiliyoruz.

Kötülüklerin başında olan insanların titrlerine baktığımızda ise başımızdan kaynar sular dökülecek gibi oluyor. Kötülüğü, uğursuzluğu, hadsizliği, ahlaksızlığı gizleyecek maskeler o kadar işlevli seçilmiş ki insan hayret bile edemiyor. Memleket, milliyet, vatan, din vb. maskeler altında islenen kötülüklerin toplumdaki yansıması kuralsızlık, hak-hukuk bilememe ve de hakkına razı olmama şeklinde tezahür ediyor. Yazık ki eğitimliyiz (diplomalıyız)! Bizi bir turlu bırakmayan çürümenin izlerini sürmeye artık gerek yok çünkü çürüme ile çepeçevre sarılıyız. Neresinden tutsak elimizde kalıyor. Son bir gayret diyoruz ki “bu düzen değişmeli!” daha cümle ağzımızdan çıkmadan bütün şiddeti ile ağzımıza tıkılıyor. Belki de alışmışlık hali, herkes alışık olduğu çürümenin içine uyunmak istiyor. Belki de hep birlikte çürümektir akıbetimiz! ‘Ne seninle ne de sensiz’ der gibiyiz. Yaşlı adam arka koltuktan uzanıp yavaşça; “Allah encamımızı hayreylesin” diyor. Sessizce ‘Âmin’ diyorum. Hoşça bakın zatınıza…