Yemek yemekle alâkalı bir uyarı vardır.

Sofraya koyduğumuz yemekler oraya helâlden mi geldi,

haram yollardan mı

Bu ekmeği nasıl kazandım Allah ın razı olduğu yollardan

mı, yoksa bu nimeti elde ederken başka yanlışlıkları da mı irtikâp ettim deyip

kendi kendimizi lokmalarımız üzerinden sorgulayalım.

Böylesi bir hassasiyet hayatımızın tamamını etkiler.

Sadece bizim değil aile efradımızın tamamının gidişatını belirler. Çünkü

yediklerimiz amellerimizin kalitesini ve kapasitesini oluşturur.

Sofrada kulu ile Allah (C.C.) arasında perde yoktur.

Bundan dolayı kişinin sofraya bir nazar etmesi çok şeyleri değiştirebilir.

İnsan sofradakilere elini uzatmadan, yemek yemeğe yoğunlaşmadan önündeki

nimetlerin nereden geldiğini düşünmeli, nereden geldi sorusunun mutlaka

cevabını vermelidir. Sofradaki nimetlere bakmak kazancı da kontrol etme

kapısını açar.

Kur an-ı Kerim de Rabb imizTeâla: Allah ın helâl

kıldıklarından yiyin ve salih ameller işleyin buyuruyor. İnsan sâlih ameller

işleyebilmesi için Allah ın helâl kıldığı şeyleri yemesi ve yediklerini de

helâl yoldan kazanması zarureti vardır.

Yenilmesi helâl olan bir yiyeceğin kazancının nereden

olduğu o anda kestirilemiyorsa bunu anlamanın bir başka yönüne nüfuz etmek

lazım. O da şudur: Yemeği yedikten sonra ibadet etmek, taatta bulunmak arzu ve

şevkiniz artıyorsa, harama yönelme isteğiniz doğmuyorsa bu

yedikleriniz/yiyeceklerinizin helâl olduğunun bir göstergesidir.

Yediğiniz yemekler sizi ağırlaştırıyorsa ve size kelepçe

oluyorsa yediğiniz lokmalarda helâllik ayarının olmadığına önemli bir işaret

vardır. Yemeklerin hepsi her yönden helâl olduğu halde böyle bir durum söz

konusu ise bunun sebebi de, çok yemekten dolayı israf ediyorsunuz. İsraf

haramdır bu durumunuzun haramla bir ilişkisi olduğu muhakkaktır.

Allah ın gerçek dostlarından bir zata:

Bize halveti nasıl yapacağımızı, bunun yolunu

yordamını, olması gerekenleri anlat. Bilelim ve ona göre yapalım, demişler.

Mübarek:

Hangi halveti soruyorsunuz Kolay olanını mı, zor

halveti mi demiş.

Halvetin kolayı zoru mu vardır, demişler. Aldığı cevap

üzerine bu zat şu karşılığı vermiş:

Kolay halvet yemekten, içmekten kesilip 40 gün bir yere

kapanmaktır. Zor halvet ise, bir kuzuyu yiyip abdestle 40 gün namaz kılmaktır.

Yediğini içtiğini kendine nur yapmaktır.

Onun için o güzel insanlar hep lokmanın yeniş şekline ve

kaç lokma yediğinden ziyade, yedikten sonraki amellere bakmışlar. O yenilen

yemekler insanı nereye sevk ediyor, neler yaptırıyor, hangi amelleri işletiyor

bunları gözlemlemişler. Kişi sofradan kalktıktan sonra gözü namazda, hayırlı ve

helâl işlerde değilse, sâlih amellere doğru gitmiyorsa muhakkak ya yediğinde

bir haram vardır ya da aşırı yiyerek helâl nimeti kendine haram kılmıştır.

Bilirsiniz ki, fazla yemek israftır; israf ise haramdır.

Bu öylesine hassasiyet arz eder ki, fırının önünde ekmek

kuyruğunda, elektrik faturasını ödeme kuyruğunda, hastanede muayene kuyruğunda

beklerken birinin sırasını gasp etmeyle alınan ah bile bunun içindedir.

İnsan yediği yemeği, içtiğini netice itibariyle vücuduna aldıktan

sonra hazmeder. Allah (C.C.) ın koyduğu düzen, organların vazifesi gereği

işler, yenilenler, içilenler hazmolunur. Kâinatta ölü diye hiçbir şey yoktur.

Yenilip içilenlerin de bir canı vardır. Yenilince onlar ölür. Ancak asla yok

olmazlar; vücudumuzda tekrar dirilirler. Helâl ve temiz gıdaları yemenin,

bunlarla hayatı devam ettirmenin sebeplerinden biri de budur. Çünkü o lokmalar

dirildikçe ya sâlih ya da gayr-ı sâlih ameller zuhur edecektir.

İsterseniz bu yazıyı bir defa daha okuyun. Bakalım nasıl bir

sonuç alacaksınız.