Mekkelilerin, bahusus müşrik olanlarının birbirine icabında yardım eden, istişare faaliyetleri için Darü’n-Nedve’de toplanan, Hılfu’l-Fudul’ler kurup haksızlıkların son bulması için mücadele eden insanlar oldukları bilinir. Kâbe’yi ve çevresini temiz tuttukları, tavaf ettikleri, gelen hacıları ağırladıkları, Kâbe’nin Allah’ın evi olduğunu bildikleri, kendi putlarını da onun evinde güvende hissettikleri malumdur. Tüm bunlara ve başka bin türlü güzel hasletlere rağmen önderimiz, doğal liderimiz, Allah’ın emri geldiğinde, ‘Ama onların Darü’n-Nedve’si var, onlar da insanların iyiliğini istiyorlar’ demez. ‘Ama Kâbe’yi tavaf ediyorlar, günahlarından arınıyorlar’ demez. ‘Bunlar bizim mahallenin insanı, o kadar da kötü olamazlar’ demez. ‘Ama Taifliler şunu şunu dayatıyor, dıjgüjler var’ hiç demez. Onun intikam da almadığını, ama etrafına topladığı üçbeş inançlı insanla birlikte haksızlığın, adaletsizliğin, diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hesabını sormaya kalktığını biliriz. Şimdiki zamanda tüm bunları söyleyebilme aymazlığını serdeden içimizden bildiğimiz bir takım insanlardır ki onlar ‘bizim mahalle’ demekten, ‘yapılan hizmetleri görmezden gelemeyiz’ zırvalarından, ‘alnı secdeli’ safsatalarından asla vazgeçmezler. Maruz bırakıldığımız tahakkümün bizlere ve dünyaya hezimetten gayrı bir şey bağışlamayacağını ayırt etmezler. Ve hatta bizim dişimizle tırnağımızla ayakta tutmaya çalıştığımız Dar’ü-l Erkam’larımızı onların kokuşmuş Daru’n-Nedve’lerine, Hılfu’l-Fudul’lerine payanda yapmaya çalışmaktan da çekinmezler. Nihayet hacılar birçok insanın maişeti için maddi kaynağı karşılar; acılar görmezden gelinir.

Sadece görmezden gelmekle kalınması çoktan seçmeli bir dayatmada tercih sebebidir. Onunla kalmaz; yaşanan, yaşatılan her acıdan keyif alınır. Oysa insanlık dayanışmayı gerektirir. Ekmek gibi, aş gibi ve hatta aşk gibi dert de bölüşmeyi gerektirir.

İnsan ve hayvan ve nebat ve toprak, topyekûn tabiat onulmaz yaralarla cebelleşir. Dereler çağlamak, yaprak kımıldamak, yağmur yağmak sıkıntısı yaşarken insan, bir devinimin ardına düşmekten çok standart yaşamdan koparılmak dolayısıyla malüldür. Ne yapacağına dair soruya kendi yanıt bulmaya çalışır, çoğu zaman bulduğunu zanneder. Kimi hayatını sonlandırır, kimi kendi yaralarını yalayıp iyileştirmeyi, kimi çaresiz boynunu büküp rıza göstermeyi dener. Herkes kendince haklı, kendince mağdur, kendince mağrurdur… Bu kendilik durumu, ortak bir akıl yürütmeyle herkesin menfaatine olanı elde etmeye çalışmak konusunda beceriksiz kalır. Belki yetersizlik tanımı yapılmaz ama sonuçta herkes kendi yarasını yalamak suretiyle iyileştirmek, kaşımak suretiyle kanatmaktan öte yol alamaz.

Hayatımız, başkalarının aşkıyla mı başlıyor bilinmez ama başkalarının acısının başkalaşım geçiren insanlara doyumsuz bir keyif verdiği gözden kaçmaz. Arada ‘ne çok acı var’ diye sayıklayanlar çıksa da arasında yaşadığımız ve hayret-i mucip bir şekilde bütünlüğünü kaybetmeyen toplumun, neredeyse kendisine dokunmayan her acıdan keyif aldığını fark ederiz. Bizler bir ölüme karşı tek tük vahlar biriktirirken, bilmediğimiz bir güruhun oh çekebildiğini görür, kalakalırız. Keza tehdit, şantaj, dayatma, baskı ve tahakküm usta bir stoper edasıyla göğüste karşılanır. Tam topu çevirdik dediğimiz anda da karşı takımın hanesine bir gol ekleniverir. Zira savunma, bir anda kendi takımına gâvur kesilir, güç bela karşılanan her dikteyi filelerle buluşturur.

Kimi zaman kendimizi sadece Taif’te hissederiz. Gönlümüzde olan bir his değildir, öyle hissettirilir. Ellerinde, eteklerinde savrulmadık taş kalmaz. Olmadı bizi ayak takımına, trollerine taşlattırırlar. Herhangi bir prestij kaybına uğramamak için, yani salt kendilerini, kendi geleceklerini, kirli geçmişlerinin ifşa edilmesini düşündüklerinden saraylarına gizlenip, perde arasından sırıta sırıta izlerler. Herkes oradadır. Eserlerini keyifle izlemektedirler. İşitmediğimiz küfür, duymadığımız hakaret, atmadıkları çamur yahut taş, savurmadıkları iftira, yapıştırmadıkları yafta kalmaz. Evlerinde, kalın betonlar ardında, saraylarında güvendedirler. Bize vuran, yemini suyunu verdikleri ayak takımıdır, hesabı onlardan sorulmaz. Zaten bizden biri onlara ulaşamaz. Etrafları duvarlarla, etrafları betonlarla, çelik zırhlarla; onun da dışında etten kemikten insanlarla, geniş güvenlik koridorlarıyla çevrilmiştir. İşte tam da bunlara rağmen ayak takımı değil, korumalar değil, bizzat onlar nasıl oluyorsa ‘bizim mahalle’dendir!

Yine de köle diye kullandıkları insanlar, payandaları, yanlamaya kalkanlar çekiliverince açıkta kalacaklar diye inanmaktan kendimizi alamayız. Öyle avel, öyle çaresiz, yani gerçekte oldukları gibi görünecekleri zamanı bekleriz.