Sabah gazeteleri karıştırırken bir manşet uzun süre gözümün önünde kaldı:
“Vali’nin arama tiyatrosu…”
Bu sadece bir gazete manşeti değildi.
Bu başlık, bir kayıp dosyasının ötesinde devletin ciddiyetine, kurumların güvenilirliğine ve toplumun vicdanına yönelmiş ağır bir soruyu da beraberinde getiriyordu.
Çünkü ortada bir insan vardı.
Bir evlat vardı.
Ve haftalar boyunca umutla sürdürülen arama çalışmalarının ardından ortaya atılan iddialar, “arama” ile “gerçeği aramak” arasındaki farkı yeniden düşündürüyordu.
Ben bu olayın başlangıcını çok iyi hatırlıyorum.
O günlerde mesele hem medyada hem kamuoyunda uzun süre tartışılmıştı.
Üstelik bu konu yalnızca sokakta konuşulan bir mesele de değildi. Gülistan Doku’nun kaybolması meselesi HDP, CHP, TİP ve EMEP milletvekilleri tarafından 78 kez Genel Kurul’da, 16 kez ise farklı komisyonlarda olmak üzere toplam 94 kez Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşınmıştı.
Bu kadar çok kez Meclis gündemine gelen bir dosyanın hâlâ net şekilde aydınlatılamamış olması ister istemez toplumda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Dahası, dönemin İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamalarda meselenin PKK ve HDP tarafından siyasileştirilmeye çalışıldığı ifade edilmişti.
Bu açıklamadan sonra kamuoyunda oluşan intiba şuydu: Sanki bir kayıp vakasının aydınlatılması yerine meselenin tartışma ekseni başka bir alana taşınıyor gibiydi.
Bende de aynı intiba oluşmuştu.
Oysa bir kayıp dosyası siyasetin konusu değil, adaletin konusudur.
Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra ortaya atılan “arama tiyatrosu” iddiaları ise ister istemez şu soruyu yeniden sorduruyor:
Gerçekten o dönem yapılan aramalar hakikati bulmak için miydi, yoksa kamuoyunu ikna etmeye yönelik bir görüntü mü oluşturuluyordu?
Bir ülkede arama faaliyetleri bile tartışma konusu hâline geliyorsa mesele artık sadece bir olay değildir.
Mesele devletin şeffaflığıdır.
Mesele kurumların güvenidir.
Mesele milletin adalete olan inancıdır.
İşte tam da bu yüzden bugün sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de bazı olaylar neden hep bir sis perdesinin arkasında kalıyor?
Ve bu sis perdesinin arkasında gerçekten kimler var?
Çünkü mesele sadece tek bir dosya değildir.
Bugün toplumun zihninde büyüyen daha büyük bir soru vardır: Mafya, devlet ve uyuşturucu baronları üçgeninde hangi siyasetçilerin parmağı var?
Bu soru artık sadece bir siyasi polemik değildir.
Bu soru bir devlet ciddiyeti meselesidir.
Millete rağmen, demokrasiye rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’ne rağmen daha bilmediğimiz ne dolaplar dönüyor?
Görünen o ki şimdilik bunların önemli bir kısmı bir sır perdesinin ardında tutuluyor. Ta ki gerçekten milli bir siyaset anlayışı devlete ve geleceğe hâkim olana kadar…
Ama tarih bize şunu gösteriyor: Hakikat gecikir, fakat kaybolmaz.
Elbet ki gerçekler bir gün ortaya dökülecektir.
Bir dönem kamuoyunun gündemine yaptığı açıklamalarla giren Sedat Peker’in dile getirdiği iddiaların bir kısmının zaman içerisinde yeniden tartışılmaya başlanması da ister istemez yeni soruları beraberinde getiriyor.
Bugün toplum şu soruyu soruyor: Sedat Peker neden sustu?
Ve daha önemlisi şu: Eğer konuşmaya devam etseydi daha hangi kirli ilişkiler ortaya çıkacaktı?
Çünkü bir ülkede mafya–siyaset–bürokrasi ilişkilerine dair iddialar ortaya atılıyorsa bu iddiaların cevabı suskunluk değil açıklık olmalıdır.
Devletin görevi tartışmaları kapatmak değil şüpheleri ortadan kaldırmaktır.
Ben uzun yıllardır şuna inanıyorum: Türkiye’de Amerika’nın bölgede yürüttüğü bazı gayriresmî işlerde rol oynayan yapılar vardır. Bu yapılar yalnızca dış politika meselesi değildir; aynı zamanda iç siyasetin dengelerini de etkileyen bir gerçekliktir.
Üstelik bu durum devletin bazı katmanlarında bilinmesine rağmen üzerine gidilememesi ayrı bir sorudur.
Çünkü mesele sadece dış baskı değildir.
Mesele bazen iktidarların ayakta kalabilmek adına kurdukları zoraki dengelerdir.
Ama işin bir de başka boyutu vardır: Bu tür meseleler konuşulurken toplumda bazen kahvehane köşelerinde ya da sosyal medya tartışmalarında kulaktan dolma bilgilerle kendisini adeta bir istihbarat görevlisi gibi konumlandıran yorumlar da dolaşıma girer.
Oysa devlet meseleleri söylentilerle değil; hukukla, belgeyle ve şeffaflıkla aydınlatılır.
Gerçekleri ortaya çıkaracak olan şey kulis bilgileri değil cesaretle yürütülen adalet arayışıdır.
Bugün Türkiye’de insanların zihnini meşgul eden soru şudur: Devlet gerçekten kimin adına yönetiliyor?
Millet adına mı?
Yoksa görünmeyen çıkar ağları adına mı?
Benim adıma konuşacak olursam:
Bu milletin kaderinin karanlık ilişkilerle şekillendirilmesine razı değilim.
Bu ülkenin geleceğinin dış merkezlerin gölgesinde yazılmasına razı değilim.
Bu devletin itibarının mafya iddialarıyla tartışılır hâle gelmesine razı değilim.
Ve inanıyorum ki bu millet de razı değil.
Çünkü Türkiye büyük bir devlettir.
Ve büyük devletler sırların arkasına saklanarak değil, hakikatle yüzleşerek güçlenir.
Gerçekler ortaya çıktığında sadece kişiler değil dönemler de yargılanır.
O gün geldiğinde kazanan yine millet olacaktır.
