Ülkemizde termik santrallerin çevreye verdiği zararlar sıkça gündeme gelirdi. Son yıllarda nedense termik santraller unutularak yerini hidroelektrik santraller (HES) aldı. Nerede bir hidroelektrik santral yapılması gündeme gelmiş ise orada arkasından direniş başladı. Hemen belirteyim ki, termik santrallerin çevreye verdiği zararı inkâr etmek mümkün değil. Bu bakımdan yıllar önce bacalarına filtre takılması gündeme geldi. Yeterli olmasa da filtreler takıldıktan sonra bu konu biraz olsun gündemimizden çıkmış gibiydi. Bu arada, uzun yıllar hidroelektrik santralleri ve baraj inşaatlarına karşı bir tepki söz konusu değildi. Hatta ülkemize santral kurulumu ile ilgili olarak görevli gelmiş bir Alman mühendisin, “Su akar Türk bakar” sözü dilden dile dolaşır, böylece akarsularımızdan gerektiği kadar yararlanamadığımıza vurgu yapılırdı. Geçen zaman içinde hidroelektrik santraller ve barajlar çoğalmaya başlayınca bu defa da özellikle akarsulara barajlar yoluyla gem vurulması ister istemez arkasında geniş büyük göllerin oluşmasına, bu da oluşan su alanlarında canlı cansız tüm doğayı yok ettiği eleştirilerini gündeme getirdi. Bu arada, ülkenin elektrik enerjisine olan ihtiyacını karşılayabilmek için nükleer santraller gündeme gelmeye başladı. Özellikle Çernobil’de yaşanan kaza ve arkasından Japonya’da deprem sonucu bir nükleer santralin zarar görmesi, çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine yol açması etkilerini ülkemizde de gösterdi. Böyle olunca da yerli kaynaklardan elektrik enerjisi üretmede çekingenlik gündeme geldi. Ancak ülkemizin her yıl artan oranda elektrik enerjisine ihtiyacı olduğu da bir gerçekti. İhtiyacın karşılanması için bu defa doğalgaza ağırlık verildi. Isınmadan, elektrik üretime kadar hemen her alanda doğalgaz kullanılmaya başlandı. Bu defa da karşımıza döviz olarak ödenmesi gereken fatura çıktı. Bu durum dış borcu giderek artırdı, insanımız çeşitli kalemler altında devlete daha fazla vergi ödemek zorunda bırakıldı.

Termik santrallerin etrafa saçtığı tozlar sebebiyle “sessiz katil” olarak nitelendirmek mümkündür. Kısacası bu santrallerin zararlı olup olmadığını tartışmaya bile gerek yok. Sadece termik santraller değil, kırılarak kum ve çakıl üretilen taş ocaklarının çevreye verdiği zararlar da az değildir. Ülkemizin çeşitli yerlerinde, özelliklede şehirlerarası karayollarına yakın taş ocaklarının etraflarındaki arazileri beyaz bir toz ile örttüklerini görmek mümkündür. Etraflarını böylesine toz bulutu ile örten bir çalışma alanında çalışan işçilerin neye maruz kaldıklarını bilmemek mümkün değil.

Kısacası hayatımıza giren ve girecek olan her teknolojik yenilik yanında birtakım sakıncaları da getirmektedir. Evimizde kullandığımız elektrik ve elektrikli ev aletlerinin, üretiminde hiçbir zarar söz konusu olmasa bile elektrik kazalarında her sene pek çok insan hayatını kaybediyor. Elektrik santrallerinin zararlarını kesin olarak önlemenin yolu elektrik kullanmaktan vazgeçmektir. Şahsen elektrik lambasında gece yarılarına kadar ders çalışmış birisiyim. Ama bugün elektrik kullanma da gaz lambasında kitap oku deseler sanıyorum bunu yapamam. Hem yaşım sebebiyle gaz lambasında okumakta güçlük çekerim hem de yılların oluşturduğu alışkanlığı terk etmek kolay olmaz. Her türlü olayın zararlı taraflarını araştıralım, bilelim ama bunları terk etmek mümkün olmadığına göre söz konusu zararlı etkileri sıfırlamak mümkün olmasa bile en aza indirmeye kafa yormamız çok daha sağlıklı olur. Kaldı ki, birtakım zararlı değerlendirmelerde zaman içinde değişebilmektedir. Söz gelimi bir zamanlar tereyağı aleyhine ülkemizde bir kampanya vardı. Bitkisel yağlar tavsiye ediliyordu, şimdilerde ise nebati yağların zararları sıralanıyor. Ayrıca, otomobilden çıkan gazlar da özellikle büyük şehirlere termik santrallerden daha az tehlikeli değil. Böyle olunca da “Mandıra Filozofu” filminde olduğu gibi isterseniz hep birlikte şehirleri terk edelim, modern araç ve gereçleri bir kenara iterek tabiat ile iç içe doğal bir hayat yaşayalım. Ne dersiniz