Yakın zamanda gözüme bir belgesel ilişti. İki genç, dünyanın yaşam bakımından en zor şartlarına sahip yerlerine götürülüyor. Yaşam koşulları, çalışma şartları, imkânsızlıklar, dramlar vesaire onlara bir nebze hissettiriliyor. Bir terbiye metodu olarak gençlere “empati” aşılanmaya çalışılıyorlar. Şu koca dünyada nereler, ne hayatlar, ne çileler var. Görüyorsunuz değil mi? İnsanlar bir bardak su, bir lokma için nelere katlanıyorlar, bir harf öğrenmek için ne yollar kat ediyorlar…
Velhasıl elimizin altındaki nimetlere bakınca bir şükür borcumuzun olduğu kesin. Hadis-i şerif mucibince dünyalık konusunda kendimizden aşağıdakilere, takva konusunda ise kendimizden üsttekilere bakmak gerekir. Ancak bir mesele var. Kanaatimce günümüz dindar bilincin pek de ayıramadığı ya da ayırmakta zorlandığı bu nüans dünya ile ahiret arasındaki ikilemdir. Dünyalık olarak neyi görüyoruz da cazibesini öteliyoruz yahut ahiretlik olarak neyi değerlendiriyoruz da sahip çıkıyoruz.
Hadis-i şerife ısrarla tekrar baktığımda zihnimde meselenin aslında bir tarafta olmak değil de bir bakış açısına sahip olmak olduğu beliriyor. Çünkü dünyalık konusunda kendinden aşağıdakilere bakmanın da bir takva değeri var: Aşağıya bak ama aşağıda olma!
Öyleyse dünyaya ve dünyalığa bakışımızdaki takva değerinde doğru ve sıhhatli bir bilince ihtiyacımız olduğu muhakkak. Dünyanın en kötü yerlerine nispeten kendi halimize şükrümüz niceliksel veriler ile değil, niteliksel derinlik ile algılanmalıdır. Mekân tasavvurumuz, çevre idrakimiz, insana dair ünsiyetimiz “aşağıda olana bakmayı” saplantı haline getirerek kemalden ve cemalden temaşaya zeval vermemelidir. Bu yüzden insanın ontolojik varoluşunu değerli kılan şehirler, her ne kadar dışarıdan dünyayı kuşatsa da içeriden ahireti kuşanmaktadır.
Anadolu’da hacca gidenlerin kutsal topraklarda kurdukları dostlukları ifade eden “ahretim” diye güzel bir hitap var. İnsanlar bu deyişle ilişkilerini taçlandırmak ve ahirette de beraber olma ümidini korumak adına terennümde bulunurlar. Bu minvalde konunun ağırlığını bariz hissettiren ve etrafında olanca döndüğümüz “şehrimiz” de hem insani mesuliyetlerimiz hem ruhani serimlenişimiz hem de takva değeri bakımından ahretliğimizdir.
Bu bahisten açığa çıkan ve şehri rakiplerinden daha kıdemli kılan önemli bir kavram daha var: “Maneviyat”. Hikmet köken nazarı ile “maneviyat” insanı bağlayan muhtelif yönleriyle ahireti esas alarak tavır takınmak demektir. Ahiret mihverinde ömrü cereyan ettirmektir. Mistisizmden, ruhbancılıktan ve benzeri türevlerden beri olarak maneviyatçılık; öteki hayatın izdüşümünü beriki hayatta alabilmektir.
Bu inceliğin fark edilmemiş olunması ise günümüz dindarlık algısı bakımından büyük bir ayıp, acı bir kayıptır. Bu yüzdendir ki hâlâ maneviyat ile ekonomi, kalkınma, teknoloji ya da konumuz istikametinde şehir arasında bağ kurulamamaktadır. “Bir şehir kurmanın” maneviyatı hakikisi maalesef bu bilinci enterese etmemektedir. Şehre, takva değeri ile bakmalı; tuğlasına, sokağına, geçimine, coşkusuna, tevazusuna…
Malum ara formuz! Geçiş evresindeyiz. Hem kentin dünyalığını hem de şehrin ahretliğini istiyoruz. Yine çelişkiye düşüyoruz. Önce inşaat, konut edinmekten çıkartıp salt ranta açılıyor. İmar zenginleşme aracı olarak pazarlanıyor. Sonra da çıkıp konut ihtiyacını karşılamak için yüksek binaların olması kaçınılmaz deniyor! Kimin için? Ne için? Edep ya hu! İnsanı işte bu takvasızlık, sakınmamazlık, korkusuzluk ürkütüyor. İnsanı çözümsüzlüğe mahkûm edilip şehrin tava değerini ıskalamak üzüyor. Filhakika Kâbe’nin ihtişamı bina ile ölçülmez deyip haremine/şehrine gökdelen diken de nasipsizdir, bu binalar Kâbe’nin ihtişamını bozuyor diyen de.
Şehrin maneviyatla ilgili bir ayrıntısı da “ahlak metafiziği”ne dair tasarım gücüdür. Aşkın düşüncenin vücut bulması ile şehir ancak burada şehir olur. Mekân, meselenin bu kısmında şehir unvanını alır. Bu detayda üstat Turgut Cansever, şehrin nasılının ve asli özelliğinin “ahlak” ve “din” alanlarını kapsayan genetik analizlerde aramasını tavsiye etmektedir. Dinlemek lazım! Demlenmek lazım!
Bir ütopyadan bahsetmiyorum ya da arayıştan. Uzağa gitmeye de gerçekten gerek yok. Her dokunuşu, her hissiyatı aşka ve aşka dair olana değen kadim anlayışımız bize ziyadesiyle yeter. Beşir Ayvazoğlu’nun “Aşk Estetiği” kitabı bu çırpınışın güzel bir eseri. Kendileri bir özdeyişle şöyle dile getirir meseleyi, “İmanımız ve yaşama üslubumuz sanatımıza da yansımıştır” ve tabii ki şehrimize.