Gecenin tam orta yeri…
El ayak çekiliyor…
Yalnızlaşıyor yürekler…
Ranza başında atan nabız sizin!
Hemşireler, hastabakıcılar, doktorlar ve temizlik görevlileri sırasıyla geziniyorlar. Biraz bedbinlik, biraz ışık… Karanlık, alacalı bir hal alıyor hastane koridorları.
Umut, hastaların kâğıdıdır. Tıpkı hapishaneler gibi…
Kıdemli olanlar yeni gelenlere tecrübelerini aktarıyor. Soruların ve cevapların ardı arkası kesilmiyor.
İniltiler arasında doğan sabah güneşi aslında ömrümüze yeni bir günün müjdecisi gibi…
Acile gelen, acilden gidenlerin feryatları figanları kulakları tırmalarken hayatın bambaşka yüzüne şahitlik ediyorsunuz…
Yaşam, sokakların gürültüsünden ve telaşından ibaret değil. Canhıraş bağırtılar, kalplere inen tiz ve yürek burkan çıkışlar aslında gölgenin yüzüdür…
Hastaneler ve hapishaneler farklı yaşam alanlarıdır, görene…
Hastane odasıyla mahpushane reviri birbirine hiç benzemiyor. Birkaç saattir hücre gibi bir hastane odasında yapayalnızım. Ölümle konuşuyorum…
Revirlerde kalmışlığım çoktur. Gece yarısı doktor moktor olmaz oralarda bir sağlıkçı birde siz… Ve kimsecikler çalmaz kapınızı.
Şehrin orta yerinde donanmış hastaneler öyle değil. Personel çevrenizde fır dönüyor. Peki, hayatın şavkı için bu denli imkânlar, imkânsızlıklar yeterli mi?
Karşı odadan çığlıklar yükseldiğinde ölüm bütün gerçekliği ile yüzüme çarpıyor.
Gelmek ve gitmek Allah’ ın değişmez kanunu…
Kimileri daha uykudan uyanmamışken… Siyaset bütün hışmıyla topluma abanmışken, Yozgat’ lı Mehmet emmi gözlerini kapıyor ve yürüyor ötelere…
Yakınları ağlaşıyor, görevliler etkilenmeden başka bir yöne dönüyorlar. Boğazıma gözyaşlarım düğüm atıyor... Acılara ve sancılara da alışıyor insanoğlu… Belki de alışması iyi bir şey. Bilmiyorum…
Derken bir çocuk geliyor acile düşmüş. Yüzü kan içinde. Sadece boncuk gözleri gözüküyor uzaktan…
Anne telaşlı, yanık. Baba ise vurdumduymaz…
Yeniden odama çekiliyorum.
Şehrin orta yerinde kurulan hastaneler ibretlik öykülerle bezeli. Dünyaya kazık çakmakla, misafir olma gerçeğimiz orta yerini hala bulamadık.
Kendi ölümümü görüyorum…
Mahpusta iken ölümle çok pençeleşmiş, mücadele etmiştim.
Anksiyetenin dibinde yollar, KUR’AN’ a çıkmıştı… Kuran’ da bulmuştum yaşanacak iklimi.
Hapishane revirinde tanıdım Şehmut Durgun ‘ u... İkimiz de çok kitap okur, yollarımızı revirde birleştirirdik. Dertleşirdik...
O hücre de Hak ‘ ka yürüdü. Ben yaşadım...
Ne güzel adamdı Şehmut Durgun...
Diyarbakırlıydı. Akıncılar davasında tanıdığım tek tük insanlardandı... O gitti... Biz hastaneler etrafında dönmeye devam ediyoruz. Ama kitap okuyan hasta yok nedense...
Canımı en çok bu hal acıttı...