Seçimler yaklaştıkça siyaset dilinin sertleşmesi, ithamların ağırlaşması, özellikle iktidar kanadının bu seçimleri adeta ölüm kalım yarışına dönüştürmesi, seçimleri kaybettikleri zaman kendileri için her şeyin sonu olacağını düşündüklerinden olsa gerek; bütün güçleri ile asılıyor, bütün güçleri ile ithamlarını ağırlaştırıyor, gerçeği yansıtmayan birtakım suçlamalarla muhalefeti toplumun gözünde zayıflatmaya çalışıyorlar. Özellikle her konuşmalarında Millet İttifakı’nın terör örgütleri ile kol kola olduğu iddiası ister istemez ortamın dayanılmaz hale gelmesine vesile oluyor. Kısacası, ülkenin içinde bulunduğu havanın giderek bunaltıcı hale gelmesi ister istemez insanın, seçimler bir an evvel yapılsa da bu sıkıntılı havadan kurtulsak diyesi geliyor. Hâlbuki biliyoruz ki, seçimlerin kanunlar dahilinde bir programı vardır. O program dahilinde yapılacaktır. Demokrasilerde iktidar değişikliğinin tek yolunun seçimlerden geçtiği bilinmesine rağmen olayın bir yarıştan çıkartılarak özellikle iktidarın muhalefeti yok etme çabalarına dönüşmesinin sağlıklı bir hareket tarzı olmadığını söylemeye bile gerek yok.

Bu arada Millet İttifakı’nı terör örgütleri ile kol kola olmakla suçlayanların bir zamanlar kendilerinin söz konusu terör örgütleri ile iç içe geçtiklerini, bunun ötesinde daha bir önceki seçimlerde terör örgütü elebaşından mektup getirtip TRT ekranlarından okutulduğunu unutmuş görünmeleri, ister istemez “hafıza kaybının bu kadarı da çok olur” dedirtiyor. Çünkü bazı ithamlar eleştirinin ötesine geçerek yargı adına kendilerinin karar vermeleri anlamına gelir ki; demokratik bir ülkede yargı, yürütme ve yasamanın tek elde birleşmesi anlamına gelir ki, bu ister istemez sistemi temellerinden sarsar. Yapılması gereken, ülkenin acil çözüm bekleyen sorunlarına hep birlikte çözüm bulmak ve bunları hayata geçirmek iken ister istemez işler sadece toplumu kısa yoldan etkileyerek sonuç alma çabaları da ülkenin sahipsiz kaldığı gibi bir görüntünün ortaya çıkmasına sebep oluyor. Elbette ülke hiçbir zaman sahipsiz kalmaz, bırakılmaz ama ister istemez seçim yarışının bir kavgaya dönüştürülmesi sorunları ikinci plana atıyor. Çünkü iktidar kanadı bu dönemde ya sorunları gözlerden kaçırmaya ya da birtakım anlık kararlarla çözüldü görüntüsü oluşturmaya çalışmakla, sorunlar çözüm bulunmuş olmadığı gibi, sorunların giderek daha da büyümesine sebep oluyor.

Bu arada seçimleri kazanmak için her şey mübah anlayışının seçim kampanyasında belirleyici hale getirilmesi de ister istemez şu anda farkında olmasak bile sisteme olan güveni zayıflatacak, sonuç olarak seçimi kazanmak adına bağırarak toplumu etkileme yolu tercih edilmektedir. Bu ise bir süre sonra seçimleri kazananların da toplum nazarında güven kaybettiklerini gösterecektir. Bu bakımdan seçimleri bir rekabetten çıkartıp yarışa dönüştürmek özellikle bu anlayışın sahibi siyasilerin demokrasi sözünü dillerinden düşürmemelerine rağmen sindiremediklerini göstermez mi?

Bu durum sadece içerideki acil çözüm bekleyen sorunlara çözüm bulunmasını değil, uluslararası sorunların da giderek büyüdüğünün görülmesini ve gerekli adımların atılmasını engelliyor. Söz gelimi ülkemizde konut fiyatları ve kiralardaki artışın giderek insanımızı boğma noktasına gelmiş olması, bunun sebeplerinden birinin de yabancılara konut satışları olduğu, bu bakımdan devletin ve belediyelerin soruna çözüm bulmaları gerekirken, özellikle siyasi kadroların sadece seçimlere odaklanmış olması, sorunları giderek daha da büyütüyor. Söz gelimi sadece Antalya’da son 10 yılda 90 bin 266 konutun yabancılar tarafından alındığı, bunun sebep olacağı sorunların önceden hiç düşünülmediğini gösteriyor. Bu arada son üç ayda 10 bin 449 işletmenin kepenk indirdiği ve bunun ekonomide ciddi bir daralmanın sonucu olduğu gerçeğinin de gözden kaçmasına yol açtığı, sonuç olarak depremzedelerin 4 kentte kiralık konut bulamadığı sonucu da gözden kaçıyor. Kısacası, seçimler ölüm kalım meselesi değil, topluma hizmet yarışı olmaktan çıkartılmalı.