Her şey dedemin gelmesiyle değişti.

Babamın sinirli olması da onun yüzünden. Aklına gelince

elinde ne varsa bırakıyor, yüzü geriliveriyor. Sonra uzaklara bakar gibi

konuşuyor.

- Fitne salonundan mı geliyorsun, diyor.

Ona kaç kere Fitnes dedim, ama o illa Fitne diyor.

Bir kelimenin, bir harfin eksikliği miydi babamı böyle

kızdıran Dedem Rezidans da demiyordu, dans diyordu, babam yine kızıyordu.

- Aklınca bizimle alay ediyor. Bu yaştan sonra halk oyunu

kursuna mı gidecektim.

Halbuki babam, dedemi getirdiği gün, ona, rezidansta

oturan bir oğlu olmasından dolayı gurur duymasını hissettirmek istemişti.

-Bu rezidanslarda herkes oturamaz. Çok güvenlidir.

Kameralarla her an, her şey kontrol altındadır.

- Ha demişti dedem. Ben de burada film çevirmek mecbur

sanmıştım.

- Ne filmi baba

- Kameralar film çekmeye yaramıyor mu, bu danslarda

Babamın yüzünün rengini gördüm ama o da babasını

tanıyordu; ben nasıl kendi babamı tanıyorsam.

- Bir rezidans kameralı olur. Ben kamerasız rezidans

dairesi istiyorum mu diyecektim, baba!

Bunları diyemedi babam. Fakat dedem serbest. Ne istiyorsa

hepsini söylüyor.

- Mutlaka çok işe yarıyordur. Öyle olmazsa icat ederler

miydi Çocukların ölmemesi için bir tedbir de olabilir.

Çocuk, ölüm gibi kelimeler telaşlandırdı babamı. Ben

gözünün önünde idim ama, ölüm kelimesini sanki ilk defea duyuyor gibiydi.

- Sen ne diyorsun baba

- Ben demiyorum oğlum. Gazeteler yazıyor.

Biraz önce dedemin okuyup bıraktığı gazeteye saldırdı

babam.Aklına geleni tahmin edebiliyordum babamın. Çocuklara musallat olan bir

grip, civcivli bir hastalık mı vardı Sağlık bakanlığı aşı ithal etmişse, biz

neden duymadık

Haberi okudukça endişelerinden uzaklaştığını

hissediyordum babamın. Dedemin karşısında daha bir rahattı şimdi.

- O dediğin aşağı mahallelerde oluyor. Burada olmaz.

- Ben de onu diyorum oğlum. Sizin kameralarınız var.

Hemen görürler annesi ölmüş çocuğun ağlamasını.

- Burda öyle şey olmaz baba.

Tartıştıkları olayı ben de biliyordum.

Annesi öldürülen bir bebek açlıktan ölmüş, diye yazmıştı

gazeteler. Bir hafta boyunca komşularının hiç haberi olmamıştı.

- Yani sizin dans binalarında komşuluk çok iyi değil mi

Babam şimdi nasıl anlatacak, daha hiç bir komşumuzu

tanımadığımızı, kim olduklarını bilmediklerimizi...

- Rezidansımızın yıllık tanışma toplantısı yapılmadı

daha. Zaten herkesi almadıklarından bir rahatsızlık söz konusu değil.

- Herkesi derken, aşağı mahallelerde oturan, komşusunun

ölümünden haberi olmayanları mı kastediyorsun

Ben de sanıyordum ki babamda her sorunun bir cevabı

vardır. Dedemin soruları karşısında hep sustu. Neden sonra,

-Aşağı mahallede olanlardan da biz mi sorumlu olacağız,

dedi.

Dedeme cevap hakkı doğurmuştu bu savunma. Gözlerini,

pencereden ötelere bakmaktan aldı, babamın gözlerine dikti.

- Aşağı mahalledekiler öyle demiyor ama...

- Ne diyorlarmış

Tam kameranın karşısındaki koltuğa gömülürken dedem,

anladımki o çok şey biliyordu.

- O komşulara sormuşlar: Bir hafta boyunca sesi, soluğu

çıkmaması bir komşunuzun, dikkatinizi çekmedi mi Yahut bir çocuğun ağlamasının

bitmesi ve sonra hiç ağlamaması, size bir şey anlatmadı mı

Babam neredeyse babasıyla sohbetinden zevk almaya

başlayacak. Meraklı gözlerle yaklaştı ona.

- Peki onlar ne demişler

Dedem, uzunca bir nefes aldı. Sonra yine bakışlarını

camdan dışarı attı.

- Sizin bu dans binalarınızı göstermişler. Onların niye

haberi yok demişler

- Bizim haberimiz nasıl olsun Biz onların komşusu

değiliz ki

Tartışmayı babam kazanacaktı galiba. Doğrusuda böyleydi.

Çünkü dedem bir kasabalıydı.

- Onlara komşu olsaydın, ağlayarak ölen o çocuktan

haberin olacak mı idi Biraz önce komşularını tanımadığını söyleyen sen değil

miydin

Babam çaresiz, babam suskun. Ben ise dedemi daha fazla

sevmeye başlıyorum galiba.

- Komşuluğun ortadan kaldırıldığını anlatmaya çalışıyorum

sana ey oğul!

Dedem yoksa Dede Korkut mu

- Orada, aşağı mahallede yahut dans binalarının yüksek

katlarında... Komşuluk neden kalktı

- Sen anlamıyorsun baba. İhtiyaçlar değişti şimdi. Küllü

komşular yok artık. Doğalgaz var her tarafta.

Babamın karşı atağına bakalım dedem nasıl karşılık

verecek Kalesini iyi korusa bari.

- Yani sen diyorsun ki: Aç komşular da yok burda. Rahat

uyuruz gayri. Demek bu kadar kolay ha...

Salonu gözleyen dört kamerayı gösterdi konuşmasını

bitirirken.

- Bunların hangisinden ezan sesi gelecek

Kamera dediğin kayıt cihazı. Ses yayıncısı değil. Halbuki

dedemin bilmesi gerek bunu. Babamda yine bir telaş.

- Ezan sesi burdan duyulmaz baba. Ama senin için ezan

okuyan saati kurarız. Bayram namazına onunla kalktık değil mi oğlum

Çok şükür banada top gelmişti. Babamın ortasına nefis bir

kafa vurdum.

- Evet dede. Biz babamla gittik. Yer yoktu, avluda

kıldık. Hatta babam ordan gelirken tepeleri gösterdi. Buralara büyük camiler

yapılırsa, biz böyle dışarıda kılmayız, dedi. O tepeleri dedem de gördü mü

baba

Dedem ne diyecekti, öğrenemedim. Çünkü kapı önünü

gözetleyen kameradan annemin elinde paketlerle alışverişten gelişi yansıyordu

kapı üstündeki ekrana.

Dedem ona gösterdiğimiz odaya giderken, babama döndü.

- Ben yarın gidiyorum yavrum dedi. Burda sağır gibi

oldum. Duymak istediğimi duyamıyorum.

Dedem ne demek istemişti

Şimdi neyimi alıp gideceğim

Bir tv kanalının yarışma programında (Kim milyoner olmak

ister) yarışmacıya şöyle bir soru sorulur: “ Altı kere gitti, yedi kere geldi,

diye tanımlanan siyasetçi kimdir ”

Hangi yaş grubunda olursa olsun, bu ülkenin

inananlarından her hangi bir kişi bilmez mi bu soruyu

Diyelimki, altı kereye kadar olan geliş günlerini yaşayan

orta yaşlılardan değil, tarih kitaplarında da okumadı. Kabul... Lakin yedinci

gelişten nasıl izler taşımaz, o günleri bu ülkede yaşadı ise...

Sesli mi düşünmüştüm bilmem. Yanımda oturan ergen sesli

delikanlı verdi cevabı.

- Hafızasını silmek, hafıza kaybı yaşatmak olmuş millete,

ödünç oylarla gelmesinin bedeli.

- Unutulmak onun için bir acı değil mi

Ömrünü “ben, ben, ben” diye geçirmiş bir politikacıya

verilecek en büyük cezanın biri Güniz sokağa terkedilmek olduğunu sanıyordum.

- Onun için değil. O hatırlanırsa, nasıl hatırlanacağını

biliyordu.

Arkadaşın söyledikleri doğruydu. İyi ama ben niye o

kategorinin haricinde kalmıştım.Acıları hatırlayarak yaşamak bir bize mi

kalmıştı

Bilmemek, yeni neslin yeni hakları mıdır Altı kere

gidip, yedi kere gelmesini bilmemek hakları ise, onun nasıl öleceğini bilmemek

ya da onu sanal ortamda dahi olsa hemen öldürüvermek de hakları mıdır

“Demirel öldü!”

Ne yana baksam; flash, flash, flash...

Kime sorsam, zaman ne zamandır Son dakika, son dakika,

son dakika...

“Demirel öldü!”

İnternet medyasında bu haber demlenedursun, en çok

sorulan listesinin başına oturmuş, o kimdi, ölen kimdi, sorusu.

İnternetin haber bültenlerine temkinli yaklaşmak huyumun

bir ürünü saymayın benim bu habere inanmamamı... Sebeplerim var kendimce...

Millî Gazete’nin adresinin Topkapı olduğu günlerde,

gazetenin birinci sayfasının erken bağlandığı bir gün, yani bu ülkenin

insanları normal şartlar altında yaşıyorlarken, kalktım Cağaloğlu’na gittim.

Tefsir sahibi bir hocayı yayınevinde ziyaretimde, siyaset

de konuştuk. Ninelerimizden, analarımızdan duyduğumuz ve olmasını istediklerini

Hakk’tan diledikleri kelimeleri kullanarak konuştuk.

Diplerde yatasın, kapılara bakasın, demeleri vardı; uzun

ve yataklı hastalık günlerinde ziyaretçilerin dahi olmaması istenirken...

Yorganları gevesinin de derlerdi,ilaçsızlıktan ya da

ilaçların dahi susturamayacağı ağrılı günlerin olsun, dilenirken...

Bu minval üzere seyreden sohbetimiz, onun ölümü kolay

olmayacak, ne kadar çekmesi gerekiyorsa, o kadar çeksin gibi dua cümlelerini

seslendirmemizle son bulmuştu.

Tekrar gazeteye geldiğimde herkeste bir telaş. İptal

edilen birinci sayfa çoktan yeniden dizayn edilmiş, manşeti değiştirilmiş. Hem

de daha kapital harflerle...

“Demirel’e suikast!”

Ne oldu, diye sordum arkadaşlara. İzmit civarlarında bir

meczubun havaya iki el ateş etmesini, yakınlarda bulunan Demirel’e suikast

olarak geçiyormuş ajanslar. Biz de uyduk mecburen dediler.

O gün inanmadığımı söylemiştim böyle suikast, hemen ölüm

haberlerine, hâlâ inanmıyorum işte.

Bombalandım da duruldum

ABD Elçiliğinde kendini patlatan canlı bomba üzerine karşı

tezler ya da vurulan kuşlar listesi.

1-  PKK’nın

eylemsizliğinden rahatsız olan ülkeler adına Türkiye’ye mesaj verilmiştir: Siz

terörsüz yaşayamazsınız. Türk ırkı, kürt milliyeti tartışmaları yetmez.

2- Stratejistlerin ve eylem okuyucuların koro halinde

“İran” diyecekleri bilindiğinden, beceremedi istihzasıyla ( Daha ne olmasını

istiyorlarsa artık) onları kışkırtmak.

3- Türkiye üstüne hesapları olan diğer devletlere yol

göstermek: Solcu-suikatçi-bombacı taşeronlar hep vardır ve kullanıma hazırdır.

4- İyi korunan bir elçiliğe bu saldırı oluyorsa,

Patroitlar gelmesin demek ne kadar doğrudur

5- Hizaya geç!... Türkiye!

Tarihte Mizah

Aşkolsun

Sarraf Hayimaçi bir gün bir iş için Balat’a gitmişti.

İskeleye çıktığı zaman perişan kıyafetli bir adama tesadüf etti. Bu eski, pek

eski ahbaplarından Nesimaçi idi.

İki ahbap aralarında hasıl olan sınıf farkına rağmen,

birbirlerini tanıdılar:

- Bu ne hal Nesimaçi İşler çok fena yorunuyor!

- Çok fena, Hayimaçi...

- Yazik sana, be kuzum... Lâzim sana biraz para vereyim...

Sarraf bu sözleri söyliyerek arkadaşına on lira verdi.

Ayrıldılar.

Bir sene sonra Hayimaçi yine Balat’a gitmişti. Nesimaçi

aynı kıyafetle iskele başında dolaşıyordu. Hayimaçi aynı alçak gönüllülüğü

gösterdi:

- Nasil Nesimaçi İşler yolunda yitmiyor mu

-Yitmiyor, Hayimaçi. İş yok, para yok...

-Yazik sana be kuzum... Lâzim sana biraz para vereyim.

Hayimaçi cebinden beş lira çıkarıp eski dostuna, verdi.

Ayrıdılar.

Aradan bir sene daha geçti. Sarraf yine iskele başında

felekzede dostuna rastgeldi. Hal hatır sorduktan sonra, bu sefer cebinden iki

buçuk lira çıkarıp Nesimaçiye toka etti.

Öteki, sarrafa endişeli gözlerle bakarak sordu

- Hayimaçi, yoruyorum ki, senin işler de yolunda deyil!

- Neden Nesimaçi

- Evvelki sene bende on lira verdin, yeçen sene beş lira,

bu sene iki buçuk lira...

- Bunun sebebini ağnadayim Nesimaçi: İşlerim çok iyi. Ama

evvelki sene on lira verdim, o zaman bekâr idim. Yeçen sene evlendim, onun için

beş lira verdim. Bu sene benin bir çocuğum oldu, onun için iki buçuk lira.

verdim.

Nesimaçi bu izahattan hiç de memnun kalmamıştı. Muğber

bir tavırla başını salladı.

- Allah. versin! Allah versin... Desene benin paralar

ilân senin, karisini, çocuğunu yeçindiriyörsün... Aferin... Fena deyil...

Başbakan üç çocuk istemekte ısrarlı Gazeteler

Önemine önemine yandım

13 gün önce kaybolduğu gazetelerimizde her gün yazılan

Amerikalı Sarai Sierra köprüde yürürken mobese kayıtlarından tesbit edilmiş, .

Demekki, sokaklarımızı, caddelerimizi donattığımız

kameralar, tv kanallarına  trafik kazası

görüntüleri sağlamaktan başka da işe yarıyormuş.

İstanbul’da kaybolan Amerikalının görüntüleri bulunurken,

Newyork’ta kaybolan Türk’ün görüntüleri de buluncak mı

Sen “Vizontele” filmindeki meraklı sinemacının vezninde

soruyorsun sorunu. Cevap o sorunun içindedir: Biz Zeki Müren’i göreceksek, o da

bizi görecek mi

Tayyip’in yaşı

“Ortaokullara din dersi konacak”

“İmam Hatip okulları çoğaltılacak”

“ Hademe-i Hayrat aylıkları arttırılacak”

Bunlar sayın Menderes’in Konya’daki 1955 yılı nutkundan

bir kaç cümledir.

R. Tayyip Erdoğan’ın 2013 konuşmaları arasında ne fark

vardır Cevap: 58 yıl.