Ramazan-ı Şerifimiz hayırlı olsun. Bir Ramazan ayını daha idrak ediyoruz.  Rahmeti ve bereketiyle hepimizi kuşatsın. Sevinçle hüznün birbirine karıştığı bir iklimdeyiz. Bugünkü köşe yazısı için bilgisayarın başına geçtiğimde “geçmiş yıllarda Ramazan ayında neler yazmışız?” diye şöyle bir arşivi gözden geçirdim.  Son beş yıla baktığımda yazılardan biri; Ramazan ayında Suriye’nin durumu, Suriye’de yaşanan iç savaş, katliam, açlık, vahşet ve bunlara çözüm önerileri. Acı içinde kıvrandığımız Ramazan. Peki, beş yıl sonra yani bugün durum ne? Savaş bitmiş mi, problemler çözülmüş mü? Sefalet ve açlık sona ermiş mi? Yoksa her şey aynıyla daha daha derinleşerek duruyor mu? Bir başka yıldaki Ramazan yazımız; Ramazan’da Tartıştıklarımız başlığıyla, dini değerlerimizin ayaklar altına alınıp sözüm ona aydın çokbilmiş ilahiyatçılar (!) tarafından tahkir ve tezyif edilip tartışılması konusu olmuş. Sakızın orucu bozup bozmaması, orucu uzun mu tutuyoruz kısa mı? Çok mu önemli sorunlardı acaba? Peki, bu problemler çözüldü mü? Bunlara ilaveten 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte FETÖ üzerinden mehdilik ve benzer meselelikler tartışılıyor.

Bir başka yıl Ramazan’da Uğraştıklarımız başlığı altında, Ramazan aktiviteleri çerçevesinde kırmızı şarabıyla meşhur beyaz Türk’ün yanında mahallenin eski çocuğuyla ibadet değil gözlem amaçlı “umre ziyareti” için Kâbe’ye gidişlerini kaleme almışız. Hatırlayacaksınız amiral geminin eski kaptanı umreye gitmiş, günlerce yaşadıklarını yazmıştı. Kâbe’de oruç tutmadığı halde oruçlu görünerek ne kadar ikiyüzlü olduğunu kendi kaleminden çıkan itiraflardan okumuştuk. Kökünün öz değil, çürük olduğunu deşifre etmişti.   Beyler oruç tutmadıkları yaz sıcağında oruç tutup ibadet edenleri dikizlemiş, gözlemlerini ballandıra ballandıra aktarmışlar. Gündemde günlerce yer tutan bu inanç turizmi faaliyetini herkes epey bir konuşmuş. Hatta defalarca o topraklara gidenler bile orada ne olup bittiğini bunların dilinden gözünden anlamaya çalışmış.

Diğer bir yazımızda, Ramazan’da Pakistan’da yaşanan depremi ele alarak, ilaç barınak ve su yetersizliği ile salgın hastalıklar neticesinde yaşanan ölüm ve sefalet konusunu ele almışız. Depremin yaraları kısmen sarılsa da bölgenin ateş çemberi olduğu aşikar. Pakistan emperyalist Siyonist işgalin hedef tahtasında. Her gün bombalar patlamaya devam ediyor. Bir başka yazımızda, Ramazan vesilesiyle İstanbul gözlemlerimizi aktararak, Ramazan karnavalının yansımalarını, Eyüp’te Ramazan coşkusunu ve Feshane’de

açılan fuarı ele almışız. Herhalde bu yılda değişmemiştir. Belediyeler tam tekmil Ramazan eğlencelerine devam ediyor. 

***

Şimdi yeni bir Ramazan başlangıcındayız. Geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki;” Geçen Ramazanlarda tartıştığımız konuların hemen hepsi maalesef değişmedi. Dünyada Müslümanlar kan ağlıyor. Suriye’de felaket aynen duruyor. Yemen, Myanmar, Filistin başta olmak üzere tüm İslam coğrafyaları felaketin içerisinde. Bangladeş’te idam sehpaları birer birer infazda. Mısır zindanlarından çığlıklar arşa yükseliyor. Yemen yerle bir. Ülkemizde de zengin kesim beş yıldızlı otellerde iftarlarla, geniş halk kitleleri ramazan eğlencelerini tüm ihtişamıyla yaşıyor. Muhterem hocalarımız da kendilerine çok güzel konular buluyor, gündemde kalmayı gayet iyi beceriyor. Yanmaz kefen icadı, özel anlarda okunacak ayetler, uydurma hadisler, bin dört yüz yıllık birikimi elinin tersiyle iterek akılcı yorumlar ve çağdaş bir Selefi akım olarak mezhep üzerinden tekfircilik, ötekileştirme. 

Ne değişmiş? Takdirlerinize.

Bu kadar sorun varken hâlâ hiç bir şey yokmuş gibi davranılması uyutma edebiyatının bir başka yönüdür. Unutulmamalıdır ki oruç bir uyanış ve bir hesaplaşmadır. Geçmiş yıllardaki hangi sorunlarımızla hesaplaşıyoruz/hesaplaştık sorusu zihinlerimizde karşılığını bulmalıdır.                  

Bu Ramazan’da esas düşünmemiz gereken husus, Müslümanlığımızın yaşantımıza ne kadar etkili olduğu sorusudur. İslam’ı sadece bireysel ibadetlerden müteşekkil bir din olarak mı görmek, yoksa Müslümanlığımızın gereği olan çevremize karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek mi?