Tartıştığımız şeyler asıl meseleler olmaya başlasa da
asil çözümleri konuşmaktan çok uzağız. Asil olan, bir milletinin yeniden
kendi dünya görüşü ve değer ölçülerine dönmesi yönünde atılan adımlardır. Bu
açıdan, hile ve desiselerinin belirlediği bir sahnede figüran olmayı istememek,
kötü gidişatın bir parçası olmaya mani olmak kadar duruş sergileyen bir hamle
yoktur. Bu hamleyi yapmak ise, sadece ve sadece milletin makus talihini değiştirebileceğine
inananların hakkıdır.
Esastan ve usulden sapan iki eğrinin belirli bir zaman
paralellik gösterebilir. Bu zaman dilimi zaten reel-politik zamandır. Bu süre
dolduğunda kesişme başlar. Eğer paralellik sürsün isteniyorsa bu ancak milletin
dünya görüşü ve değer ölçülerine sahip çıkarak ve inandığı ve doğruluğunu ilmen
ispat ettiği ilkeleri esas alarak gerçekleşir. Temel esaslardan uzaklaşalı
yıllar olan bu hareketlerden bunu beklemek hayaldir.
Esastan uzaklaşma, zamanla usulden de uzaklaşmayı
getirmiştir. Usul olarak; karşılaşılan sorunlara çözüm arama ve bütün imkanları
kullanarak, gereken istişare ve araştırmaları yaptıktan ve gelişmeleri takip
ettikten sonra istişare ile alınan kararlarla sorunları çözme mantığı terk
edilmiştir. Son on yılda bu çizgiden eser olmaması, kadro partisi olarak
başlayan bir sürecin lider sultasına dönüşmesiyle de ispatlanabilir.
Bu temel esas ve usulü izlemediğinden, siyaset; her çeşit
baskı ve dayatmanın aracı kılınmakta, adalet ise; sürekli ertelenme ve doğruların
eğrilerle yer değiştirmesine sebep olmaktadır. Şimdi, ne eğri oturup doğru
konuşuluyor, ne de doğru oturma gibi bir endişe kalmıştır. Sosyal hayatta barış
ve dayanışmayı tesis edemeyenlerin, inançta, düşüncede, söylemde ve eylemde
bütünlüğünü korumayı beceremeyenler olduğunu görmek ne hazin bir gerçektir.
Çözüm niyetiyle başlatılan tüm süreçler, hep edep ve
hayadan taviz verildiği için akamete uğramıştır. Bu açıdan çözmek zorunda
olanlar, aynı zamanda edepli de olmak zorundadır. Yaşanan beceriksizliğin
geldiği nokta, Mevlana nın vurguladığı gibi; edebi edepsizlikten öğrenmek
olmuştur. İnatlaşma ve kamplaşmanın kimseye fayda sağlamadığı görüldüğü halde,
bunu aşacak ideali olanların sayısı sürekli azalmaktadır. Bugün anketlere
yansıyan rakamlar: kimse bana dokunmasın, haksızlık hukuksuzluk karşısında
sessiz kalayım oranının artmasından başka bir şey değildir. Bu şekilde düşünen
insanlar kazanıyor gibi görünse de yakın zamanda büyük kayıplar verecektir.
Sonuçta, güçten anlayan bir anlayış, sadece güçlük doğuracak ve ortada doğru
adam bırakmayacaktır.
Bireylerinin inandığı gibi düşünen, düşündüğü gibi
konuşan ve konuştuğu gibi yaşayanlardan oluşmadı bir toplumun nereye
sürükleneceği birçok örnekle tarih sahnesinde yerini almıştır.
Farklılıklarımızı ayrılık nedeni değil, zenginlik unsuru olarak görecek ve
ortak çalışma kültürü ile yoğuracak partiler üstü anlayışın esası; devletin din
değil, hürriyet vermesi gerektiği, usulü ise amaçla aracı karıştırmamasıdır.
Bunu algılamak için de partiler üstü bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır.
Konuşarak çözmek
yerine ötekileştirerek başkalarının boyunduruğu altına girme yarışı
sürdürülüyorsa bu post-modern mandacılık dır. Bu anlayıştakilerin yanında ya
da karşısında olmak kuklayı izlemekten başka bir şey değildir. Kuklacıyı takip
etmek ise, toprağın altımızdan kayıp gitmekte olduğunu ve faturası
kestirilemeyecek ölçüde büyük yanlışlıkların bu milletin sırtına kalacağının
farkına varmakla mümkündür. Bu millet, buradan ne kazanırız hesabına
girişmeyen lerin elinden tutmadan, ne post-modern ne de dost-modern
darbelere son veremez. Geçmiş geleceğe, suyun suya benzediği kadar nasıl da
benziyor!