Eskiden sokak saati diye bir şey vardı. Akşam ezanı okunur okunmaz çoluk çocuk herkes evlere çekilirdi. Akşam ezanına yakın camları ya da balkonları birbirine bakan komşu kadınlar birbirleriyle selamlaşıp laflaşırlardı. İş dönüşü akşam vakti evine gidenler gelip geçerken birbirlerine selam verirlerdi. Şimdi geleneksel birkaç muhit dışında bu muhabbetlere rastlamıyoruz. Türkülerde bile cam cama ilişkiler az belirleyici değildi: “Penceresi cam cama muallim / Selam söyle amcama muallim” diye devam eden türkü sözlerinde pencere camlarının ekran ya da monitör gibi kullanıldığını görüyoruz. Mesela şu İstanbul türküsünde açılan pencere mahallenin ekranından hiç de farklı değildir: “Pencere açıldı Bilal Oğlan, piştov patladı / Varın bakın kanlı da Bilal yine kimi hakladı” Yeni kuşaklar “piştov” kelimesinin ne olduğunu bilmemekte mazurdurlar. Fakat yeni neslin neredeyse pencereden bile bakmayı unuttuğunu söylesek abartmış sayılmayız.

Pencere mesafesi kalmadığı gibi pencereden konuşan kişinin bir muhatabı da yok artık. Hâlbuki ne muazzam bir metafordur hayatımız için pencere. Yunus gibi söylemek de var: “Sular hep aktı geçti / Kurudu vakti geçti / Nice han nice sultan / Tahtı bıraktı geçti / Dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti.”  Dikkatle baktığımız zaman bizim türkülerimizin derinliğine çok belirgin bir Yunus havası vardır. Yunus’tan esinlenip nefes verip bu dizelere türkü yakmışız: “Dereler akar gider / Taşları yıkar gider / Bu dünya bir pencere / Her gelen bakar gider” Bu türküyü Şükrüye Tutkun mu daha güzel söylüyordu yoksa Şevval Sam mı dinleyin siz karar verin.

Bugün pencereyi cümle içerisinde kullanabilecek bir hayata sahip misiniz? Pencereler artık sadece içeriye açılıyor. Hava durumunu bile artık ekranlardan öğreniyoruz, kafasını uzatıp dışarıya bakabilene, bakıp da görebilene aşk olsun! Nerede o pencereden iklimleri ve mevsimleri naklen izlediğimiz zamanlar: “Pencereden kar geliyor aman annem / Gurbet bana zor geliyor” diye başlayan bu Malatya türküsü gurbette iken görüntülü telefonla anne babasıyla görüşen yeni evli genç kızların anlayamayacakları bir hüzne sahiptir. Televizyon ve iletişim teknolojilerinin olmadığı zamanlarda bütün olup biten havadis pencere kanalı vasıtasıyla aktarılıyordu. Pencere hem ajans görevi ifa ederken bir yandan da evin görsel sunum vitrini gibiydi. Çiçekler ve değişik süslemeler pencereye apayrı bir canlılık katardı. Şu Van türküsünde yer alan sözler bu şenliği ne güzel ifade ediyor: “Pencerede şişesin / Gül ile menevşesin / Benim düştüğüm gibi / Pencereden düşesin”, “Pencereden bakıyor / Kitap almış okuyor / Perçemine yağ sürmüş / Yel estikçe kokuyor.” Bu türkü sözlerinden de şunu anlıyoruz ki pencere bir merak yeri, gelip geçeni temaşa olduğu kadar sevgiliyi yakından görebilmek için eğilip sarkılan bir yer. Şişe kristalliğe bir atıf olsa gerektir. Pencerede şişe başka türlü ne arayabilir ki? Pencerenin aynı zamanda dünyaya açılan bir kitap okuma aralığı olduğunu da bu türkü sayesinden öğreniyoruz.

Pencereler türkülerin kapısıdır. İçten dışa, dıştan içe töre ve geleneklerin en çok örselendiği hayat boşluklarıdır. “Pencereden bir daş geldi” diye başlayan içli bir Elâzığ türküsü vardır. Hikâyesini bilmeyenler bile ortada çok trajik bir vaka olduğunu türkünün nakarat ve tonlamasından anlayabilirler. “Ben sandım ki Mamoş geldi.” Mamoş’un o mahallede Bekir Hoca olarak anılan bir şahsın yeni evli karısıyla gönül ilişkisi vardır. Bekir Hoca durumdan şüphelenmektedir ve karısına Harput’a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Aslında bu bir plandır. Gece eve döndüğünde Mamoş’u karısının odasında görür ve tabancasını ateşlediği gibi ikisini de öldürür. Bu türkü Bekir Hoca’nın karısının ağzından yazılmış bir ağıttır ve şöyle devam eder: “Penceresi yeşil yaprak / Mamoş giyer kara kapak / Kör olasın Bekir Hoca / Yatağımız kara toprak”, “Pencerenin önü çardak / Rakı içtik bardak bardak / Kör olasın Bekir Hoca / Koymadın ki murat alak”, “Evlerinin ardı kavak / Yağmur yağar ufak ufak / Kör olasın Bekir Hoca / Ağzımdaki kurşuna bak”… Bu uzun türkü ev ve pencere eksenli tekrarlardan oluşuyor. “Evlerinin önü” ve “penceresi” diye başlayan dizelerde hem sosyoekonomik ve sosyokültürel ipuçları veriliyor hem de türkülere sinematografik bir özellik katılmış oluyor.

Boşuna dememiş şair İlhan Berk “Pencere her şeydir” diye.  Nasıl mı? İşte böyle:  “her denklem çözümü öngörür. öyleyse: pencere

bir göz (her şeyi ayraç içine alan)

çitleyen, kodlayan, dondurup bırakan.bir imge avcısı. evin neresine konarsam dışarısını daha iyi görürüm diyordur.”