Maksadımız birilerini ilzam etmek ve ya da eleştirmek değil, elbette...
Varsa yaptığımız hataları görmek için...
Varsa yaptığımız yanlışları fark etmek için...
Çocuklar, babalarının silahları ile okul arkadaşlarını gözünü hiç kırpmadan kurşunluyor... Burada nerede hata yaptık bunu görmek için...
Boşanmalar neden rekor seviyesine geldiyse bunu fark etmek için...
Aile denen önemli kavramın içi neredeyse boşaldığı için bunu bir yerlere kaydetmek ve önlemlerini almak için...
Tam da bu aşamada önemli bir anekdotu ve bazı ehemmiyetli tespitleri görüşlerinize sunmak istiyoruz.
ANEKDOTU YAZAN OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCA...
"Erkam Yayınları arasında çıkan Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku" isimli kitaptan bir anekdot...
Anekdotu aktaran Osman Nuri Topbaş hoca...
İşte o anekdot ve sonrasında ibretlik tespitler;
"Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin hanesinde gördüğü müjdeli rüya ve Kur’an-ı Kerîm’e hürmetle temelleri atılan Osmanlı medeniyetinin manevi kuruluş sırrı.
İslâm tarihinin en ihtişamlı safhalarından birini teşkil eden Osmanlı’nın başlangıcı, Cenâb-ı Hakkʼın ihsân ettiği müstesnâ bir müjdeyle gerçekleşmiştir.
Kaynakların şehâdetiyle sâbit olduğu üzere Osmanlı Devleti’nin velî bânîsi Osman Gâzi, büyük Allah dostu Şeyh Edebali Hazretleri’nin hâne-i saâdetlerinde, müjdelerle dolu bir rüya görmüştür.
EDEPLE GELEN MÜJDE: OSMAN GÂZİ’NİN RÜYASI
Şeyh Edebali Hazretleri’nin evinde misafir kaldığı bir gece Osman Bey, rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzûru içinde heyecan dolu anlar yaşamıştı. Bir rivâyette, kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, ona hürmeten ayağını uzatmayıp oturduğu yerde tatlı bir uykuya dalmıştı.
Rüyasında, Şeyh Edebali Hazretleri’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar hâline geldiğini, bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen hâline gelmişti.
Osman Bey, rüyasında bu güzel manzaraları büyük bir hayranlıkla seyrederken, âniden bir ceylânın ortaya çıktığını gördü. Batıʼya doğru kaçmaya çalışan ceylâna ok atmak üzere nişan alırken uyandı.
Abdest aldı. Müsâade isteyerek Edebali Hazretleri’nin huzûruna girdi. Rüyasını anlatmaya başladı. Anlattıkça şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor; gözleri, nûrânî bir ışık ile parlıyordu. Zira Edebali Hazretleri, kalp gözüyle bu rüyanın sırrını çözmüştü.
Osman Bey susunca, Şeyh Edebali başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak, yumuşak ve âhenkli sesiyle şöyle dedi:
“–Oğlum! Gâibi ancak Allah bilir. Lâkin gördüğün bu rüyada dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hak, sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dünya, oğullarının himâyesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek genişleyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir...”
Hisse:
Milletlerin maddî ve zâhirî sahadaki ihtişâmının temelinde yatan sır, mâneviyat âlemindeki hikmetlere riâyettir. Osmanlı’nın hiçbir İslâm devletine nasîb olmayan altı yüz küsur senelik ihtişâmı da mâneviyâta verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır.
Zira hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:
“Şüphesiz ki Allah Teâlâ, bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yani ona bağlılık ve hürmet sâyesinde) bazı milletleri yüceltir, (Kur’ân’a ehemmiyet vermemesi sebebiyle) bazı milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)
İşte vaktiyle dört yüz çadırlık bir aşîret iken Kur’ân-ı Kerîm’e dâsitânî bir hürmetle temeli atılan Osmanlı’nın kıtʼalara yayılan bir cihan devleti hâline gelmesinin bir hikmeti de budur.
Ayrıca Yavuz Selim Han zamanında mukaddes emânetlerin İstanbul’a getirilip onlara Topkapı Sarayı’nda hususî bir dâire tahsîs edilerek bu emânetlerin başında asırlarca devam edecek şekilde Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesinin başlatılması ve ilk Kur’ân okuyanın da Yavuz Hân’ın kendisi olması, bu dâsitânî hürmetin başlıca numûnelerindendir.
Ayrıca Yavuz Sultan Selim Han zamanında İstanbul’a getirilen mukaddes emanetlerin, Topkapı Sarayı’nda hususî bir dâirede, başlarında asırlarca devam edecek şekilde Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesinin başlatılması ve ilk Kur’ân okuyanın da Yavuz Hân’ın kendisi olması, bu dâsitânî hürmetin başlıca numûnelerindendir."
O KADAR DEĞİŞTİK, O KADAR DEĞİŞTİK Kİ...
"Hakîkaten Osmanlı, İslâmʼa olan candan sadâkati, Kurʼânʼa gösterdiği hâlisâne hürmeti ve Edebali silsilesinin irşâdına muhabbetle gönül vermesinin bereketiyle, büyük bir medeniyet inşâ etti.
O fazîletler medeniyetinde;
‒Padişahlar, Hak dostlarına hâdim,
‒Askerler, fütüvvet ehli birer derviş,
‒Esnaf, dürüstlük âbidesi birer ahî,
‒Zenginler, cömert ve mütevâzı,
‒Fakirler, müstağnî ve vakur,
‒Âlimler, ihlâslı ve fâzıl,
‒Kadılar, insaflı ve âdil,
‒Erkekler, muhabbet ve sadâkat ehli,
‒Hanımlar, edep ve zarâfet timsâliydi...
Fakiri olsa da neredeyse “dilencisiz bir toplum” inşâ edildi. Zira toplum, şefkat ve merhamet müessesesi vakıflarla âdeta bir ağ gibi örüldü. Sarılmadık yara bırakılmadı. İnsanın problemi çözüldü, hayvanat ve nebâtâta dahî hizmet eden vakıflar kuruldu.
Bugün bizler de Kurʼân-ı Kerîmʼe sımsıkı sarılarak o mübârek ecdâda lâyık nesiller olabilmeye gayret göstermeliyiz."





