Peygamberimiz’in doğum günü yani Mevlid Kandili ilk olarak
Mısır’da kurulan Şii Fâtımî Devleti’nin Muiz-Lidînillah döneminde (972-975)
kutlanmıştır. Bu kutlamalar Osmanlılar zamanına kadar aynı ihtişam ve heyecanla
süregelmiştir. Osmanlı Devleti’nde ise bu kutlamaların ayrı bir önemi vardı.
Hatta bu kutlamalar devlet töreni halini alıp resmileşmiş, 1910 tarihinden
itibaren de Hz. Peygamber (s.a.v.)’nin doğum günü, resmi bayramlar arasına
dahil edilerek, resmi tatil olarak kabul edilmişti. O’nun dünyaya teşrifleri
Osmanlı için bayramdı çünkü…
Osmanlı’da saray, konak ve evlerde yapılan Mevlid
törenlerinin yanı sıra, padişahın bizzat katıldığı Mevlid töreni de vardı. Bu
tören bir selatin camiinde şöyle yapılırdı: Törenden günler önce protokole
dahil devlet adamlarına davetiye gönderilerek, hangi camide, ne vakit hazır
olmaları gerektiği bildirirdi. Davetliler, tören kıyafetleriyle davete
katılırlardı. Osmanlı teşrifatında padişahın merasim erkânı ve muhafızlarıyla
birlikte belli bir güzergâh üzerinde yaptıkları resmî geçide o zamanlar “alay”
adı verilirdi. Bu yüzden padişahların Mevlid okunacak camiye gidip gelmesine de
“Mevlid Alayı” denilirdi. Daha sonraları bu tabirin anlamı daha da genişleyerek
Rebîülevvel ayının on ikinci günü sarayda ve camide yapılan bütün törenleri de
kapsamıştır. Mevlid alayı camiye yaklaştığında müezzin, mahfilinde “Feth
Sûresi”ni okumaya başlardı. Padişah camiye girdiğinde cemaat bulundukları yerde
saygıyla eğilir, daha sonra “muarrif” adı verilen görevli Hz. Peygamber
(s.a.v.)’nin özelliklerini belirten “tarifi yani Hilyeyi Şerif-i okurdu. Sonra
vaaz verilir, Kur’an ve Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu Mevlid okunurdu.
Mevlid ‘in “Geldi bir ak kuş kanadıyla revan/ Arkamı sığadı kuvvetle heman”
beyti okunurken herkes hürmeten ayağa kalkar, bu esnada mahfil-i hümâyun
tarafında perde arkasında bekleyen müjdecibaşı Mekke Emîri’nin gönderdiği
kutlama mektubunu padişaha sunardı. Mekke Emiri’nden gelen bu kutlama mektubu
törenle padişah tarafından açılıp, okunurdu, Mekke Emiri’nden değil de Peygamberimizden
gelmişçesine, törenle, heyecan ve hürmetle… Halka bu günün şerefine padişah
tarafından hediyeler dağıtılır, ziyafetler verilir, şerbetler, elvan külahlar
içinde şekerler ikram edilirdi. Tam bir bayram havası içinde. Çünkü O’nun doğum
günü halk için, çocuklar için de bayramdı. Elvan elvan şekerlerle…
Fakat Mevlid Kandili münasebetiyle yapılan kutlamaların
hepsi bundan ibaret değildi. Bu kutlamalar zincirine bir de padişahlar
tarafından salıverilen, affedilen mahkumlar eklenirdi.
Evet yanlış duymadınız, Mevlid Kandili’nde bazı mahkumlar
affedilirdi. Daha önceden büyük bir titizlikle yapılan araştırmalar neticesinde
suçu hafif olan mahkumların kalan cezası Peygamberimiz’in doğum gününe
hürmeten; padişah tarafından silinerek, hapishaneden salıverilirdi. Peygamber
(s.a.v.)’nin şefaati umularak…
Peygamberimiz’in doğum günü hapishanedeki mahkumlar için de
bayramdı. Kurtulmak, özgür olmak ümidiyle beklenip, kutlanan…
Muhteşem konak
Masallardaki konakları imrendirecek kadar güzel bir konak ve
birbirinden güzel, kendilerine göre bilgili, görgülü, maharetli, akıllı,
hoşgörülü, anlayışlı, yine kendilerine göre haklı, lider veya yönetilen, memur
veya işçi, veya ev hanımı, çalışan- çalışmayan, tembel-çalışkan her nevi
insanlar vardı. O muhteşem konağa bakıp duruyorlardı. Kimisi tavaf ediyordu
konağı etrafından. İçeri girmeye cesareti mi yoktu ne Belki de içinde ne
olduğunu bilmediğinden korkuyordu… Korkuyor olabilirdi çünkü bu konak hakkında
güzel şeyler söyleyenler olduğu gibi korkunç senaryolar da üretenler vardı.
Gulyabani mi vardı orada ne Gericiler, irticacılar toplanmış içeride ayin mi
yapıyorlardı ne Teröristleri de sakladığı barındırdığı söyleniyordu. Buna
inananlar kapısından dahi bakmadan etrafını dolaşıp meraklı meraklı bakıp,
gidiyorlardı tahrif edilmiş evlerine… Bazıları da ineklerin, farelerin,
şeytanın, putların hakimiyetinde olan ateş evlerine… Bazılarının evi de yoktu…
Tesadüflerle dolu bir dünyada geziniyorlardı rastgele…
Bir kısmı da bu
muhteşem konaktan içeri giriyordu, Kelime-i Şehadet kapısından, “Eşhedü enlâ
ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”diyerek. Bu parola
olmadan girilemiyordu konağa. Parolayı öğrenip, kalbiyle ve diliyle bütün
samimiyetiyle söyleyenler içerdeydi. Kapıda çok mükemmel yaradılışlı, çok kibar
ve nazik bir görevli karşıladı parolayı söyleyenleri… Hepsiyle tek tek
ilgilendi … Kimi bu ilgiden sıkıldı, “Ben kendim istediğim yere gidebilirim,
beni rahat bırak” dercesine bir el hareketiyle dolaştı konakta… Kimi onunla
ilgili gibi görünüp, aklı ve gözü başka yerlerde geziniyordu. Bazıları da onun
rehberliğine teslim ediverdiler kendilerini… Herkes böylece dağıldı dört bir
yanına konağın… Bazıları arka tarafta çıkış kapısı keşfetti… Usulcacık
süzülüverdi dışarıya, alemlere… Başı dara düştükçe yine o kapıdan usulcacık
girdi içeriye… Çünkü Mevlânâ gibi o konağın daimi varisleri hep çağırdı onları:
“Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafir, ister Mecusi, ister puta tapan
ol yine gel, bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş
olsan da yine gel…
Çağrıyı duyup da gelen de vardı, gelmeyen de. Yine de
çağırmaktaydılar onları da…
İçeride gezinenlerin bir kısmı da iki odadan dışarı çıkmaz
oldu. Sıkıştılar adeta o iki odaya… bu kadar yeterliydi onlara, koca konaktaki
nimetleri bu kadarcık biliyor ve bunlarla yetiniyorlardı. Oruç ve namaz
kapısının dışına başlarını bir çevirseler karşılarında rehberi görüp yardım
isteseler daha da huzurlu ve mutlu olacaklardı ama …. Onlar yetindiler bu
kadarla. İbadetler ekseninde döndü durdular… Namaz odasının oruç odasının zekat
ve Hac odalarının duvarlarını yıkıp koca bir salon elde edemediler. Ama yine de
huzurluydular diğerlerine göre… Bazılarını da o iki oda sıktı, sıktı bir kemer
gibi. Namaz odası oruç odası abdest koridoru hatta bazılarının zaman zaman Hac
zekat odalarına da gitmelerine rağmen o konaktaki girdikleri odalar sıktıkça
sıktı onları… Çünkü o odalara günün belli saatleri yılın belli zamanları
giriyorlardı. Girdiklerinde ise yanlarında getirdikleriyle sığmıyorlardı
odalara. Dedikodu, gıybet, iftira, yalan, haram, faiz, zulüm, riya, şirk
duraklarına uğrayıp yanlarında taşıyorlardı buralardan topladıklarını. Tabii
olarak da bunlar sığmıyordu o mükemmel odalara… Sıktıkça sıkması o yüzdendi.
Böyle bir konakta bu gibi duraklar nerede vardı ki Şaşılacak şey doğrusu,
demek ki bunlar da zaman zaman konağın etrafını dolaşıyorlardı buldukları gizli
geçitten çıkarak. Herkes onları namaz odasında biliyorken onlar dışarıya
süzülüvermişlerdi.
Kimisi de eğlenceye dalıp gitti kapıdan süzülerek dışarı.
Kimi meyhaneye kimi… Sonra kapısına gelip yalvardılar içeri bizi de alın diye…
Günlerce gözyaşı döktüler, nasuh tövbesi yapıp söz verdiler yeminlerle
andlarla… İçeri girdiklerinde yine sapıtıp çıkanlar olsa da o kapıda dökülen
yaşlar hürmetine rehbere teslim olup huzuru bulanlar da az değildi…
Bazıları hazine odasını keşfetti konağın. Hakkına riayet
göstermeyip çaldı çırptı… Bazıları da kendi zekat odalarından, sadaka
odalarından çaldı. Eksilme hazineden değil onların biriktirdiklerinden oluyordu
bunu idrak edemediler. Öyleleri de vardı ki zekat odasının kapısını verilen
talimatlara uyarak ardına kadar açıp dağıttı ihtiyaç sahiplerine. Sadaka
odasının kapısını da birlikte açarak… İnsanlarla hemhal oldular. İlimle,
irfanla… Bunlar işyerlerine de gittikleri her nere varsa oralar da taşıdılar o
konağı… Muhteşem konak her yerde onlarlaydı görebilen, fark edebilene… Onlar
dışardakileri görüyorlardı konağın balkonuna çıkınca. Dışardakiler onları
nedense göremediler. Baktılar ama…Bazıları da onların dışını görüp huzurunu
göremedi… Dıştan sıkıcı geldiler, hatta ürkütücü hatta cahil, cühela. Gerici
görenler de oldu, alay edenler de…Onlarsa bunlara prim vermediler. Buldukları
çok güzel bir nimetti. Onlara prim verip onların gazıyla kendini yakanlar da
olmadı değil. Bu konakta herkes ve her hal mevcuttu çünkü…
Dedik ya iki odaya sıkışıp kalanlar vardı, üç odaya dört
odaya da… Sıkışıp kalanlar odalar arası kapıyı bulup açamayanlardı. Bulmak
istemeyenler de dahil… Odalar arasındaki o duvarı bir düğmeyle açıp koskoca bir
salon elde edilebilirdi oysa… bunu keşfedenler de az değildi hani! Hani onları
kapıdan içeri buyur eden kılavuz var ya işte ondan öğrendiler bu sırrı ve
tatbik ettiler. Rehbere teslim olunca odalar arasında bulunan duvarlar yok
oldu…Kocaman bir salon ortaya çıktı… Ferah, günlük güneşlik… Balkonlarından
uzanıp konağın içinden çıkan meyveleri topladılar. O rehberin kutlu nameleri
eşliğinde mest oldular. Mis kokulu çiçekleri koklayıp, en lezzetli yemekleri
tattılar… Nasibi olanlara da ikram ettiler büyük bir cömertlikle…
İkram edilenlerden olmak ümidiyle inşallah…
KAYNAKLAR
•Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c.29, Ankara2004,s.475,479.
•Tuğba Yalçın, “Hz. Peygamberin doğumu Vesilesiyle
Osmanlı’da Mahkumların Affı.”,İnsanlığın Tükenmeyen Ümidi Peygamberimize,
Ankara 2007. s.s. 78-79.