Bir gün adamın biri Efendimize gelmiş ve "Ya Resulullah acaba neden ölümü sevmiyorum" diye sormuş.
Hazret-i Peygamber adama "Malın var mı? diye sormuş. Adam "Evet var ya Resulullah" diye cevap verince Efendinmiz, bunun üzerine, "malını önden gönder (hayırda sarf et) çünkü müminin kalbi malına bağlıdır. Bunu hayır yolunda harcayan ölüp Allah‘a kavuşmak ister eğer onu bırakırsa kendisi de dünyada kalıp malıyla birlikte olmak ister" buyurdu. Sanırım ölüm duygusundan uzak kalmak isteyişimizin en büyük nedeni sahip olduğumuz dünyalıklarımızdan ayrılma endişemiz. Bu nedenle ölümü aklımıza getirmek istemeyiz, başkalarının ölümünü düşünür başkalarına acır başkalarına nasihat eder ve ölümü kendimize yakıştıramayız. Oysa, istikamet üzere yürümeye gayret eden ve sahip olduğu maddi ve manevi servetini Allah yolunda harcamaktan kaçınmayan kişi için ölüm bir kavuşma anıdır...
Tutkular acılarımızı tetikliyor
Buddha "Yaşamak, acı çekmektir. Doğum, yaşlılık, hastalık, ölüm ve ayrılık acı çekmektir. Kısacası, kişiliğin ilk temeli, acı çekmektir.‘‘ der. Buddha‘ya göre acının nedeni istekler ve tutkulardır. Çünkü kişi bir yandan, tutkularını beslemek isterken diğer yandan sahip olduklarını kaybetme endişesi yaşıyor. Mevlana ise insanın tutkularının onun hayatını nasıl etkilediğini şu sözleriyle ifade eder:
"Gönüllerimizde bulunan ve bizi rahatsız eden gamlar, kederler hep bizdeki sahip olma hırs ve tamahının fırtınasının kaldırdığı tozdan meydana gelir.
Bu kökümüzü söken kederler, ömrümüzü biçen orağa benzerler. "Böyle mi olacak, şöyle mi olacak" gibi düşünceler de şeytanın gönlümüze düşürdüğü vesveselerdir.
Bil ki her sıkıntı ve hastalık ölümden bir parçadır. Eğer çaresi varsa, ölümün bir parçasını kendinden kov!
Madem ki ölümün bir parçasından bile kaçamıyorsun; heva ve hevesi bırakamıyor, bir takım vesveselerle adeta hasta oluyorsun, bil ki onun hepsini, yani ölümü bir gün başından aşağıya dökecekler!
Eğer ölümün bir parçası sana tatlı geliyorsa; ölünce Allah‘a kavuşacak olma düşüncesi seni sevindiriyorsa, bil ki Allah ölümü de sana tatlılaştırır. Dertler ölümün elçisi olarak gelirler. Ey kendini beğenmiş kişi, ölümün elçilerinden yüz çevirme, onlarla iyi geçin ki ölüme de alışmış olasın.
Tatlı bir hayat süren, refah içinde yaşayan kimse sonunda acı ölür. (Çünkü alışılmış şeylerden ayrılması güç olur). Bedenine tapan, yani nefsinin her arzusunu yerine getiren, canını kurtaramaz.
Nasıl ki koyunları kırdan sürer getirirler; hangisi daha besili ise onu keserler." (Mesnevi, c, 1, b, 2296-2303)
İnsan acıdan kaçar
İnsan doğduğu günden beri acıdan kaçar, acıyla yüzleşmek istemez. O yüzden dünyanın dertsiz, tasasız bir yer olabileceği varsayımıyla hareket eder ve başına gelen sıkıntılara aşırı tepki verir. Doğru, hayatın içinde acı da var ve insan bir yere kadar üzülmek ve sıkıntı hissetmek normal kabul edilir. Ancak, hayatı tamamen dertten sıkıntıdan uzak bir alanmış gibi düşünerek, sıkıntılara set çekemeyiz. Acıyı silahlı bir düşman olarak belliyoruz. Umutlarımız birden kırılıyor, her şey beni bulur, benden daha dertli insan yok diyerek içimizde acıyı büyütüyor ve hayatımızı etkiler hale getiriyoruz. Oysa sıkıntılar, yaşadığımız dünya hayatının geçiciliğine ve ahrete hazırlanmanın gerekliliğine dikkat çekmektedir.





