Cumhuriyet kurulduğu günden beri Islama ve İslam anlayışına hep ters bakmış ve bir tehdit olarak algılamıştır. Laik devlette İslam irtica olarak görülmüş ve devletten İslam ve İslami olan bütün simgeler uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla dinini yaşamak isteyen fert devlette görev almamış ya da alamamıştır. Durum böyle iken, devlet dairelerinde ve okullarda başörtülü olarak insanlarımız sokulmamış ve operasyona maruz kalmışlardır. Devlet dini hayatta yer almayınca, millet bu alanda ki ihtiyacını mevcut cemaatlerle karşılamıştır.
Bugün da kendi ülkesine darbe yapan bir cemaat oluşmuşsa temelinde laiklik bahanesiyle, yetişen nesillerin sahih İslami bilgiden mahrum bırakılması kendini ikinci sınıf vatandaş olarak gören İslami kesim; bu dışlanmışlıkla yanlış cemaatlerin kucağına itilmiştir.
Soğuk savaş döneminin bittiği, Varşova Paktı’nın çöktüğü, Komünizm tehdit olmaktan çıktığı zamanda, Komünizmle mücadele amacıyla kurulan NATO varlığını devam ettirmek için yeni bir düşman arayışına girer ve kendisine birinci düşman olarak İslam’ı seçer. “Düşmanı olmayan hiçbir sistem yaşayamaz” mantığıyla hareket eden NATO, yeni düşman olarak İslam fundamentalizm’i seçmiştir. İşte bu kararından sonra ülkemizde NATO destekli bir post modern darbe olarak adlandırılan, 28 Şubat darbesi meydana geldi. 100 bine yakın kız öğrencinin eğitim hayatından mahrum bırakıldı, İmam Hatip Okulu öğrencilerinin zulme maruz kaldı, Kur’an Kurslarının kapatıldı, Kur’an eğitimine yaş sınırı getirildi.
Halk laikliğin katı bir şekilde uygulanmasından hep rahatsız olmuştur. İşte bu rahatsızlık onu cemaatlerin, tarikatların kollarına attı. İstedikleri sadece adam gibi dinini yaşamaktı. Oysa laikler İslam’dan korkuyorlardı.
Bu insanların Gülen cemaatine mecbur kalmaları sadece dayatmacı laikliğe bağlayabilir miyiz? Tabi ki hayır! Yurt bulamayan ve açıkta kalan fakir aile çocukları Gülen’in cemaat evlerine sığınmıştır. Pek çok çocuğumuz devletin yurtlarında kalabilseydi, cemaatin eline düşmek zorunda kalmayacaklardı. Gerçek dindarlığı yaşayan Türkiye batının Ortadoğu çıkarlarını bitirebileceği gibi, İslam dünyasının da lideri konumuna geçmesini sağlayacaktı. İşte bu yüzden bu coğrafya da Ilımlı İslam ve dinler arası diyalog projeleri yürütülmektedir. Derin ve işbirlikçi devlet aklı yükselen trend, siyasal İslam’ın önünü kesemeyeceğini anlayınca daha liberal kesimlere teklifler götürmüştür. Bunlardan biri Mehmet Kutluer’dir.
Nur Cemaatinin önemli isimlerinden olan Yeni Asya gazetesinin sahibi, Mehmet Kutlular devletin İslamcıları kullandığını, İslamcıların da bunu kabul ettiğini Ruşen Çakır’la yaptığı röportajda şöyle itiraf ediyordu: “Derin Devlet denen şeye dayanıyor bunun ucu. 1980’den sonra devletin politikası değişti. Eskiden anarşist ve Marksistler tehlikeliydi, sonra dindarlar oldu. Öyleyse bu dindar gruplarla temas kurmak, onlarla beraber çalışmak gerekecekti. Amaç onları devletle barıştırmaktı. Bu amaçla görevlendirdikleri insanlar cemaatlerin ileri gelenleriyle temas kurdular. Cemaate (Fethullah Gülenciler) daha ziyade istihbarattan olanlar gitti. Bana da geldiler; ‘Yurtdışında Milli Görüş ve Süleymancılar’a karşı birlikte çalışalım’ dediler, ama ben reddettim... Bu ‘derin devlet’ dediğimiz büyük ölçüde bütün İslami gruplarla anlaşma içine girdi. Burada menfaatler karşılıklıdır. Her iki tarafın maksadı ayrıdır. Devlet bu gruplara, ‘Atatürk’e saygılı olun biz de size yardımcı olalım’ demiştir. Bakın bazı İslami gruplara, 12 Eylül’den sonra birden palazlandılar. Acaba kendi güçleriyle mi palazlandılar. Hayır.” ( Milliyet Gazetesi, 26 Haziran 1999)