Buhârî ve Müslim’in ittifakla naklettiği ve diğer muteber hadis kaynaklarında da yer alan bir hadiste Hz. Peygamber, “Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” buyurur (Buhârî, “Edeb”, 83; Müslim, “Zühd”, 63).
Mümin kişi, Allah’ın kendisine büyük bir nimet olarak verdiği aklını kullanır, bütün eylemlerinde öncelikle kendisine zarar verecek şeylerden sakınır, bu konularda ihtiyatlı ve uyanık bir şekilde hareket eder, bir defa aldansa bile gaflete düşüp ikinci defa aynı hataya düşmez. Zaten aklı başında olan bir mümin gaflette olmamalı ve aldanmamalıdır.
Resûlullah, Bedir Gazvesi’nde esir alınan Ebû İzze adlı şaire iyilikte bulunarak, kendisini hicvetmeyeceğine ve müslümanlara düşmanlık etmeyeceğine dair söz aldıktan sonra serbest bırakır. Fakat Ebû İzze, kavminin yanına varınca sözünde durmaz, kışkırtma ve hicivlerine tekrar başlar. Bilâhare Uhud Harbi’nde esir düşer; yine serbest bırakılmak ümidiyle huzuruna çıktığında, Resûlullah,“Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” buyurur.
Yüce Allah, insanı akıl, irade ve feraset gibi nimetlerle donatmıştır. Ancak cehalet ve gaflet gibi haller, insanın mâruz kaldığı maddî-mânevî, bireysel ve toplumsal musibetleri anlayıp zamanında önlem almasına mâni oluyor; bu yüzden de müslümanlar aynı musibetlere defalarca mâruz kalarak sıkıntı içinde kıvranıp duruyorlar.
Oysa mümin akıllı insandır; aklı sayesinde, yapacağı işlerin netice ve âkıbetini düşünür ve kendi geleceğini ona göre tanzim eder. Neticesini kötü gördüğü işleri yapmaktan vazgeçer, kendisi için daha hayırlı gördüğü işleri, hem daha güzel ve daha sağlam bir şekilde yapmaya çalışır. Çünkü kendini kurtaramayan insanın ne kendine ne de çevresine faydası olur.
İnsan gerek başkalarının tecrübesiyle, gerekse kendi tecrübesi ve aklıyla zararlı görüp âkıbetinden hoşlanmadığı ve endişe duyduğu işlerle uğraşmadığı gibi, o zamana kadar zarar gördüğü şeylerle de alâkasını keser. Zarara uğradığı hususlardan veya zarara uğrama ihtimali olan şeylerden uzak durur.
İnsan zarar göreceği muhakkak olan bir kısım eylemlerin sebeplerini, bazı tedbirler almak suretiyle ortadan kaldırmıyorsa, o kimse aklıyla geleceği görmekten âcizdir veya zarara bilerek razı olmaktadır ki bunların hiçbiri “mümin” tavrı değildir ve bunlar mümin kimseye yakışmaz. En azından ikaz edilince hal çaresine bakar. Aksi takdirde ona merhamet edilip acınmaz ve kendisi zararla baş başa bırakılır.
İnsanların başına gelen ve onları huzursuz eden küçük-büyük bütün felâketler, -Allahü a‘lem- işlenen bazı hatalar yüzündendir. Bu hatalar da, ya ilim gibi hayırlı bir ameli ihmal etmeleri yüzünden veya olaylar karşısındaki gafletlerinden kaynaklanmaktadır. İnsanın başına gelen musibetler, yapılan ihmalin çapına göre can yakıcı olur.
İnsanlarda merhamet ve bunun sonucu olarak “hürmet” duygusu kalkmışsa bunun mutlaka bir sebebinin olması gerekir. Merhametin olmadığı bir toplumda itimat ortadan kalkar, her türlü anarşi boy göstermeye başlar. Katil hadiseleri boy gösterir, insanlarda kanaat duygusu dumura uğrar, hiçbir şeyin bereketi olmaz.
İnsanlar bu faktörlerin artmasına göz yumduğu ve gereken tedbirleri almadıkları için defalarca aynı delikten sokulup zarara uğramakta ve başını belâdan kurtaramamaktadır; böyle durumlarda mümin aklını kullanıp, evvelâ zararını gördüğü hususları zihninden ve çevresinden kovması gerekir. Buna göre,
a) Hak hukuk, helâl haram tanımayan insanların merhamet ve hürmetten uzak durması hiç de yadırganacak bir husus değildir.
b) Rabbini bilmeyen bir neslin, kendini de bilmesi beklenemez. Böyle bir durumda ruhî ve kalbî boşluktan kaynaklanan anarşinin insan hayatına hâkim olması kaçınılmazdır.
c) Emniyet “iman”dan gelir ve bu da ancak kâmil müminler arasında bulunur. İradesi ve dolayısıyla karakteri zayıf kimseler arasında emniyetin temini ve itimadın yerleşmesi mümkün olmaz.
d) İlâhî taksime teslim olup, taksimatına razı olmayan ve kendine düşen tedbiri aldıktan sonra Allah’tan gelen her türlü darlık ve sıkıntıya gönül rahatlığı ile katlanamayan kimse hiç “kanaatkâr” olabilir mi
Akıllı insan öncelikle kendisi için faydalı ve lüzumlu olan şeyleri yapar, aklını kimseye teslim etmez, faydasını görmediği veya zararlı olma ihtimali olan işleri yapmaktan vazgeçer. Kimseye muhtaç olmadan hayatını idame ettirmenin yollarını arar.
Allah insana maddî ve mânevî birtakım nimetler verir ve bunlarla insanı sınar. Bu nimetlerin kadrini kıymetini bilmezse, onları birer birer geri alır. Onun için mümin aklını kullanıp, olup biten her şeyden “ibret” almalı fakat asla “ibretlik” olmamalıdır. Geçmişte ve şimdi yaşananlardan ibret alırken tekerrürüne sebep olmamalıdırlar. Şairin dediği gibi:
Geçmişten adam hisse kaparmış ne masal şey,
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi.
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar,
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi
Bireysel ve toplumsal belâlar, ibret alınsın diye şekilden şekle girerek hep tekerrür eder durur. Onun için bir mümin, aynı suda iki defa yıkanmamalı ve bir delikten iki defa sokulmamalıdır.