Anadolu toprakları çok bereketliydi.

Bu topraklar öylesine bereketliydi ki her türlü talana ve baskıya rağmen âlim yetişebiliyordu. Çünkü kökleri derindi.

Peygamberin mirasçılarıydılar onlar, bu toprakta asırlar boyu yetiştiler, ilim ve tebliğ görevini ifa ettiler.

Fakat araya fetret dönemi girmişti. Bir kesinti olmuştu. Köklerden koparılmaya çalışılmıştı. İşte bu dönemde bazı fedakar âlimler çıktılar. Her türlü sıkıntıya, baskıya ve yokluğa meydan okudular. Söndürülen ilim meşalesini aydınlatmak için selef âlimleri gibi rihle yaptılar. Köy köy, şehir şehir, ülke ülke dolaştılar. Böylece tüm dünyaya serpiştirilmiş olan parçaları birleştirdiler ve onu yeni nesil âlimlere naklettiler.

İşte bu âlimlerden birisi de Muhammed Emin Er Seyda’ydı. O, bölgede unutturulmaya çalışılan âlim ve meşayih geleneğini sürdürüp yeni kuşaklara bunu iletti.

Âlimler, ümmetin şahitleridirler. Onların rehberleridirler. Allah, ilmi âlimlerin ruhunu alarak ortadan kaldırır. Bu nedenle her âlimin yerine yüzlercesi yetişmelidir.

Aile Çevresi

Doğum tarihini kendisi de kesin bilmemekle beraber anlatımlarından yola çıkarak 1905 tarihinde doğduğunu düşünmekteyiz. Diyarbakır’ın Çermik ilçesinin Kiloyan köyünde doğmuştur. Onun doğduğu dönem Osmanlı’nın yıkılma sürecinin ve savaşların olduğu dönemdir. Kimse, Diyarbakırlı bir köy çocuğuna önem vermemektedir. Zaten onun da kaderi ya akranları gibi savaşlarda veya kan davasında ölmek olacaktı. Tıpkı babasının düşmanları tarafından öldürülmesi gibi.

İlim Aşkı

Onu kurtaran ise ilme duyduğu merak ve ilim aşkı olacaktır.

Küçük yaşta ilme meraklı olan bu genç, koyunları otlatırken kendi kendine okuma – yazma öğrenmişti. Düşmanlarının kendisini öldürmek için tuzaklar kurması üzerine köyünü terk eder. Adana, İstanbul ve Bursa’da çalışmaya başlar. Rüyasında Hz. Musa’yı görür. Onun uyarısı üzerine tekrar çocukluk aşkı olan ilme yönelir. Doğu ve Güneydoğu köylerini dolaşır. Nerede bir medrese ve hoca adını duysa oraya gider, bir şeyler öğrenmeye çalışır. Ama dönem, baskı ve zulmün had safhada olduğu bir dönemdir. Arapça ve hatta din yasaktır. Bu nedenle birçok yerde Tillo da dahi medreseler kapanmıştır. Sonunda Türkiye’de iyi bir eğitim alamayacağını anlayarak Suriye’ye geçmeye karar verir.

Manevi Eğitimi

Suriye sınırını kaçak yollardan geçer ve burada daha düzenli bir eğitim alır. Uzun yıllar Suriye’de kalır. İlmin yanında Şeyh Ahmet Haznevi’den de tasavvuf dersi alarak intisap eder. Suriye’deki eğitimini bitirip Türkiye’ye döner. Eski hocalarını ziyaret edip bazı dersler okur. Ardından Norşin’de Şeyh Maşuk oğlu Şeyh Masum’dan ilmi icazetini alır. Şeyh Ahmet Haznevi’nin vefatı üzerine gördüğü bir rüya sonucu Cizre’de Şeyh Seyda’ya intisap eder. Ardından onun halifesi olur.

O, sadece doğu meşayihlerinden ders almaz. Batıdaki meşayihlerle de irtibatı geliştirir. Doğudaki birçok meşayihin tanımadığı kişilerle irtibatı sağlar. Mehmet Zahit Kotku, Mahmut Efendi, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Esat Coşan gibi batıda tanınan meşayihlerle dost olur, karşılıklı teberrük icazetleri verilir. Bir anlamda fahri doktoralık olarak düşünebiliriz bunu.  Onun bu irtibatı sayesinde Doğu ve batı meşayihleri arasında bir uhuvvet oluşur, köprü olur.

Üstatla Birlikteliği ve Âlimler Arasında Köprü Olması

Bu sırada Bediuzzaman hazretlerinin mücadelesi ve kitaplarını işitmişti. Önce üstadı kitaplarından tanır. Ardından onunla görüşme arzusu duyar. Uzun mücadeleler sonucu üstatla görüşür. Üstat onu talebesi olarak kabul eder.

Üstatla yaptığı bu ziyaretin en önemli ve verimli noktası âlimlerle, doğudaki meşayihlerle ve özellikle Şeyh Seyda ile irtibat kurmalarını sağlar. Bir anlamda arada elçi olur.

Bu görüşmenin diğer önemli noktası, üstadın tasavvufa karşı olan görüşlerinin açığa çıkmasını sağlar. Daha sonraki dönemlerde üstadın tasavvufa karşı olduğu izlenimi oluşmuş, fakat bu izlenimi Seyda’nın Üstattan naklettiği tasavvufla ilgili sözleri engellemiş ve nur talebelerinin anti tasavvufi bir yönelişe kapılmasını engellemiştir. 

Seyda’ya  Bediuzzaman’ın “devir tarikat devri değildir” sözünü sorulur.

O da şöyle cevap verir:  Bediuzzaman o sözü muayyen bir cemaate, mahdud bir kavme söylemiştir. Ben kendisiyle bu meseleyi konuştum. Hatta sordum; dedim ki:

Şeyh Seyda bana halifelik teklif ediyor fakat ben kendimi buna layık göremiyorum. Eğer bir mesuliyeti varsa ben bunu reddedeceğim.

Bana dedi ki: “Ehl-i tarik daha ziyade imanla alakadardırlar. Binaenaleyh, Şeyh Seydâ’nın verdiği vazifeye devam et. Ben de seni has talebelerimden kabul ettim. Şeyh Seydâ’ya hem selam hem tebrikimi ilet.”