Mahalle camisinde görevli imamın oturduğu dairenin zilini çaldığımızda ikindi geçmişti. İmam pencereden baktı sonra aşağıya, sokağa indi. Selamdan sonra, kayıt yaptırtmak için geldiğimizi söyledik. Sekiz yaşındaki oğlumu yaz Kur’an kursuna kayıt yaptırmaya götürmüştüm. İmam, şuan kayıt yapamayız dedi. Kimliği yanımızda başka bir evrak gerekiyor mu dedim, kayıt yapamayız sözüne şaşırmış bir şekilde. İmam, yok ama şuan kayıt yapamayız diye tekrarladı. Cami şurası niçin kayıt yapmıyorsunuz dedim; hani mesai saati dışında devlet dairesine gelmişim de daireden tam çıkmak üzere olan memurun çalışma saati dışında bir iş yapmasını istiyormuşum gibi hissettim bir anda. Yarın kimliğini alsın gelsin, yarın kayıt yaparız dedi imam. Birden, gayet sert bir şekilde, şuan kayıt yapmamanızın nedeni nedir diye sordum. Bu soruyu öyle sert sormuş olmalıyım ki imam, tamam yapalım o zaman dedi çarçabuk. Nihayet kayıt işlemi yapıldı. Kurs başladı…

Babam bana namaz surelerini öğrettiğinde ben daha ilkokula başlamamıştım. İlkokula başladığımda ise aynı zamanda kursa da gidiyordum. O zamanlar yaz Kur’an kursu diye bir şey yoktu. Kurs her zaman olurdu; gitmek isteyenler için. Kur’an kursları kışın yani okul döneminde de açık ve aktif olduğundan dolayı biz çocuklar sabah okula, öğleden sonra da kursa giderdik. Ben kursa başladığımda namaz surelerinin tamamını biliyordum. Kursa sadece Kur’an öğrenmek için gidiyordum. Zaten kursta nedense, halen de öğretilmiyor ya, namaz sureleri öğretilmiyordu. Yarıyıl tatilinden sonra nihayet Kur’an’a geçmiştim. Kur’an okumaya başlayan çocuk dünyanın en mutlu çocuğudur. Bir çocuk Kur’an okumaya başladığında yani Kur’an’a geçtiğinde sevincinden havalara uçar. O zamanlar, Kur’an okumaya geçen çocuk sonraki gün kursta dağıtmak üzere leblebi şekeri (nohutlu şeker) alır gelir, derste imam o şekeri Kur’an’a geçen çocuğun Kur’an’a geçmiş olma şerefine tüm çocuklara dağıtırdı. Kur’an’a geçen çocuk da hani şöyle bir ağır başlı olur, bir cesameti kendinden büyük vakur atmosferine girerdi. Bende de öyle olmuştu. Ama bu durum bende uzun sürmemişti ne yazık ki. Nedeni basit…

Kursta teneffüse çıktığımızda, şadırvanın etrafında arkadaşlarla birbirimizin üzerine su serpmece oynuyorduk. Kur’an okumaya geçmişim. Yine şadırvanın yanında birbirimizin üzerine su serpmece oynuyoruz arkadaşlarla. İmamın geldiğini görmedim; birden kulağımda bir el; sonra daire şeklinde zoraki dönme; arkasından yüzümde bir osmanlı tokadı. Utanmıyor musun sen suyla oynamaya azarı da cabası. İlkokul çağındaki bir çocuğun bir oyunu oynamasında utanılacak ne varsa artık, imam öyle demişti. Benimse gözlerimden çıngı çıkmış, gözlerim kararmıştı. Hızla sınıfa gidip sırama oturduğumda, engellenemez bir hıçkırıkla engellenemez bir ağlama gelmişti. O an orada benim için kurs bitmişti! Artık daha da gelmemdi kursa! Bir daha kursa gitmedim!

Yıllar sonra, üniversitede öğrenciyken sıra arkadaşımla bir ramazanda bir camide akşam kursuna gittik. İsmi de aziz olan, halen gördüğümde hürmette kusur etmemeye özen gösterdiğim aziz bir imamın (hocamın) sayesinde Kur’an’ı kaldığım yerden bitirmiştim. Bir tokadın maliyeti benim yıllarım olmuştu. Tokat atan imam belki de benim hayat seyrimi bilseydi o tokadı attığına atacağına bin pişman olurdu. Ama hiç kimse hiç kimsenin geleceğini öngöremeyeceği için imamın attığı tokadın yerinde maalesef gül değil yılların biriktirdiği hüzün oluşmuştu. İmamın vurduğu yerde gül bitmemiş kül birikmişti; yılların külü…

Bu hüzünlü hikâye niye aklıma geldi Efendim yazımızın başını tekrar okuyun!