Kalabalık bir anda Erbakan'ı omuzlarına aldı. Polisler hem bir şey yapamıyor, hem de bu manzara karşısında şaşkınlığa düşüyorlardı. O dönemlerde bir takım olaylar oluyordu. Muhafazakâr, milliyetçi, dindar insanlar gözle görülür biçimde, muhafazakâr olduğu iddia edilen Adalet Partisi hükümetince baskı görüyor, bazıları inançlarından dolayı partiden tasfiye ediliyordu.
İyi niyetle bu partiye, DP'nin devamı diye destek olan insanların ekseriyeti henüz farkında olmasa bile, günden güne bu olayın farkına varan insanlar çoğalıyordu. Menderes ve iki arkadaşını kurban eden zihniyet, gözle görülür biçimde partide ağırlığını koymuş ve köşe başlarını tutmuştu. Bu durum pek çok insanda hayal kırıklığına uğratıyor, inançlarından dolayı haksız uygulamalara maruz kalanlara sempati duyuyordu.
Erbakan'ın haksız ve hukuka aykırı bir biçimde Odalar Birliği başkanlığından uzaklaştırılması, o sempati duygularının Erbakan'a yönelmesine neden olmuştu.
Bu olay Erbakan’ın yıldızını parlattı. Muhafazakârların bir kısmı hitabeti de çok güçlü olan Erbakan’ı aradıkları lider görmeye başladı. Özellikle gençler, Erbakan’ın yanındaydılar.
Hatice Babacan olayı ile Erbakan'ın Odalar Birliği'nden antidemokratik usullerle uzaklaştırılması olayını görüşmek için Ahmet Tevfik Paksu'nun evinde bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Hasan Aksay, Aslan Topçubaşı, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Necmeddin Erbakan katıldı.
Çeşitli evlerde istişare toplantıları devam etti. Erbakan’ın parti kurması isteniyordu. Ancak Erbakan, şeyhi Mehmed Zahid Kotku’nun izni olmadan parti kuramayacağını, kendisinin bunu şeyhine söylemesini ise tarikat adabına aykırı görüyordu.
Bunun üzerine dostları Mehmed Zahid Kotku’nun kapısını çalmaya karar verdi. Acaba Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, çok sevdiği talebesi Erbakan’a siyasete girme izni verecek miydi?
Odalar Birliği Başkanı seçilmişken, Demirel’in baskısıyla bu görevinden uzaklaştırılan ama bu olay nedeniyle Türkiye’de gündem olan, dindar camianın gözdesi haline gelen Necmeddin Erbakan 29 Ekim 1926 günü Sinop'ta Kadı vekili olarak görev yapan Mehmet Sabri Bey ile Kamer Hanım'ın dört çocuğunun en büyüğü olarak dünyaya gelmişti.
İlköğrenimine Kayseri'de başlamasına karşın babasının tayin olması dolayısıyla Trabzon'da tamamladı. 1937'de Orta tahsile başladığı yer İstanbul Erkek Lisesi'ydi.
Erbakan’ın maneviyat dünyası
İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline bir ay gecikmeli başlamasına rağmen derslerde gerçekleşen müzakerelerden dolayı hocaları hemen ilk günlerden itibaren “sınıfın en çalışkanı” unvanını takmışlardı. Hatta ortaokulun ikinci sınıfında diş tabibi olan Tabiat Bilgisi ve Fizik hocası çok meşgul olduğu ve giremediği dersleri Erbakan’a hazırlattırıp anlattırıyordu. Lise birinci sınıfta “Sıfırcı Avni” olarak bilinen Fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenciydi.
Orta ve lisede bütün sınıfları iftiharla geçen Erbakan, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirmişti. O tarihlerde lise birincileri üniversitelere sınavsız alınmasına rağmen, Erbakan bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda iki bin kişi arasından ilk 10’a girmeyi başardı ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ikinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı.
O yüzden kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim görüyordu. Bu arkadaşlarından biri ileride Adalet Partisi’nin lideri, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olacak olan Süleyman Demirel’di. Ondan bir yıl sonra başladığı üniversiteyi ondan önce yüksek bir dereceyle bitirdi.
İTÜ’de okuyan bazı gençler, 1944 yılında Beyazıt Camii‘nde ve dergâhlarda yapılan sohbetlere katılıyorlardı. Bu sohbetlere gidenler arasında Necmeddin Erbakan da vardı. Zaten babası sağlığında onu dergâhlara götürdüğü için, tarikat terbiyesi ile büyümüştü. O yüzden sohbetlere severek gidiyor, Beyazıt Camii’ndeki yaşlıca, mütebessim çehreli ve tane tane konuşan Gümüşhanevi şeyhi Serezli Abdullah Hasip Yardımcı’nın Hadis derslerini kaçırmıyordu.
Çarşamba derslerinin müdavimlerinden olan Erbakan Hasip Efendi’yi çok sevdi ve ona bağlılığı arttı, dergâhına intisap etti. Hasip Efendi, genç Necmeddin Erbakan’ı seviyor, büyük bir ilgi gösteriyordu. Bu kadar zeki, okulun en çalışkanı bir gencin dindarlığı Hacı Hasip Efendi’yi çok memnun etmişti.
Hasip Efendi ve daha sonra yerine geçecek Abdülaziz Bekkine Efendi, üniversite öğrencilerine “Üniversitede kalın, hoca olun” tavsiyesinde bulunuyorlardı. Dergâha devam eden çok sayıda kişi bu tavsiyelere uyup üniversitelerde hoca oldular, profesör oldular. Özellikle Necmettin Erbakan’ın üzerine titriyorlar, üniversitede en çok onun kalmasını istiyorlardı. O da bu tavsiyelere uyup mezuniyetinden sonra asistanlık sınavına girerek kazandı ve İTÜ Motorlar Kürsüsünde asistanlığa başladı. Zaten Üniversite hocaları da okulda başarılı bir öğrenci olduğu için asistan olmasını teşvik ediyorlardı.
Abdülaziz Bekkine Efendi’nin görev yaptığı Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii aynı zamanda bir dergâhtı ve Necmeddin Erbakan, Nurettin Topçu gibi isimler artık o camiye devam ediyordu. Mehmed Zahid Kotku Efendi ile o dönemde tanıştılar ve aynı anda Abdülaziz Efendi’nin Hadis derslerine devam ettiler. Necmettin Erbakan hem Hasip Efendi’nin hem Abdülaziz Efendi’nin sohbetlerinden çok etkilendi ve bu dergâhtan ilişiğini kesmedi.
Hatta Abdülaziz Efendiyle aralarında öyle bir muhabbet oluştu ki Erbakan her gün onu görmeye gidiyor, sohbetlerine katılıyordu. Bazı günler akşam gider, sabah namazını kıldıktan sonra dönerdi. Dahası Abdülaziz Efendi ile birlikte zaman zaman Beykoz sırtlarında bulunan Hz. Yuşa’nın makamına giderek sabaha kadar ibadet ve sohbet ederlerdi. Abdülaziz Bekkine Efendi, genç Erbakan’a herkesten fazla önem veriyordu.
İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olur olmaz Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başlayan Erbakan, 1948-1951 yılları arasındaki asistanlık döneminde doktora tezi karşılığındaki yeterlilik teziyle dikkatleri üzerine çekti.
Çok zeki, çalışkan ve sevilen birisi olduğu için, sınıflarda ders vermek sadece doçent ve profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıkartıldı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı üniversite tarafın-dan 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak üzere Almanya’ya gönderilme kararı alındı.
Almanya’ya gitmek için Abdülaziz Bekkine’den müsaade bekledi
Necmettin Erbakan hocası Abdülaziz Bekkine’den müsaade alana kadar bekledi, müsaade çıkınca Almanya’ya gitti. Giderken Abdülaziz Efendi Karaköy rıhtımına kadar gelerek kendisini ağlayarak uğurladı.
Almanya’ya giden Erbakan, Alman ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar gerçekleştirdi. Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1,5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırladıktan sonra, Alman üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “doktor” unvanını aldı.
Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının genel müdürü Prof. Dr. Flats tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi. Bunun yanında Alman Ekonomi Bakanlığı, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirdiği ekipte özellikle Erbakan’ın da yer almasını istemesi üzerine 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.
Türkiye’ye dönmeye ve ülkesi için çalışmaya karar verdi. Bu arada 2 Kasım 1952’de Abdülaziz Bekkine vefat etmiş ama vefatını o zaman Almanya’da olan Erbakan’a bildirmemişlerdi. Almanya dönüşünde kendisini karşılayanlar arasında Mehmed Zahid Kotku vardı. Gelir gelmez Abdülaziz Efendi’yi sordu. Kimseden cevap çıkmayınca vefat ettiğini anladı. Sonraları bu durumu yakın çevresine şöyle anlatacaktı:
“Almanya’ya giderken ben geminin güvertesinden el sallıyordum, Abdülaziz Bekkine Hocamız da rıhtımdan mendiliyle el sallıyordu. Ağlıyordu. Çünkü mübarek hocamız beni bir daha dünya gözüyle göremeyeceğini biliyordu. Birbirimizi son görüşümüz işte o an oldu.”
Tekrar Almanya’ya gittiğinde, Alman üniversitelerinde en genç doktorasını yapan ilk Türk bilim adamı olan Erbakan, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını da gösteren Erbakan, araştırmalar yapmak üzere Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada altı ay süreyle “Motor Araştırmaları Başmühendisi” olarak, Alman ordusu için yapılan araştırmalarda yer aldı.
“Evlatlârım, köşe başları bizden olmayanların elinde..”
Erbakan, Abdülaziz Efendi’nin 1952 yılında vefatından sonra yerine geçen Mehmed Zahid Kotku Efendi’ye bağlılığını sürdürdü. Mehmet Zahid Kotku Efendi 1952 yılında Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii'nde imamlık görevinde bulunuyordu. Bir süre sonra aynı camiye Cevat Akşit hoca da müezzin olarak tayin edildi. Birlikte görev yaptıkları süre içinde Cevat Akşit hocaya dini eğitimler verdi. O yıllarda Türkiye’nin en genç doçenti olarak nam salan Necmeddin Erbakan, Zeyrek’teki caminin müdavimlerindendi.
Cevat Akşit Hoca, o günleri şöyle anlatıyor.
“Mehmet Zahid Kotku Efendi İskenderpaşa’dan önce Zeyrek’te görevliyken Necmeddin Erbakan Hoca aşağı yukarı her gün akşamları gelir sohbete katılırdı. O sohbetlere hep üniversite mezunu, hakim, komutan öyle adamlar gelirdi. Erbakan o zaman Teknik Üniversitesinde doçent olarak hocalık yapıyordu.
Mehmet Zahid Kotku Efendi Hazretlerinin evinin tabanında o zamanlar halı malı yoktu, tahtalar da zamanla kavrulup kıvrılmış, çukurlaşmış, çivilerin de basıla basıla başları çıkmış yukarıya. Üstüne oturamazsınız. Şimdi benim hatırımda kalan Erbakan Hoca, hiç unutmuyorum, bazen ev dolu olur, tam kapının eşiğinde yer bulurdu. Tahta böyle çukur çiviler de başları çıkık ve yukarda olduğu halde, iki saat hiç kıpırdamadan oturduğunu, dizlerinin üzerinde o çivinin üzerinde hiç de ayak değiştirmeden durduğunu hatırlıyorum. Nasıl sabır ve tahammül ederdi, hâlâ hayret ederim. Pek söze karışmaz, edeple sohbeti dinler, birisi kendisine bir şey sorarsa kısa kısa cevaplar verirdi.”
Mehmed Zahid Kotku Efendi, büyükle büyük, çocukla çocuk olan sevimli birisiydi. Uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, daim tebessümlü ve etrafındakileri cezbeden bir kimseydi.
Cemaati başka cemaatlerden farklı olarak kültürlü, okumuş insanlardan oluşuyordu. Namazdan sonra yaptığı sohbetlerde, “Evlâtlarım, köşe başları bizden olmayanların elindedir, çalışın köşe başlarını tutun” tavsiyesinde bulunuyordu.
Mehmet Zahid Kotku, Müslümanların “kalkınma” için birleşmeyi bir ibadet gibi algılamalarını istiyor ve sürekli sohbetlerinde bu durumu ifade ediyordu.
1956 yılında bir hutbede; “Evde elime toplu iğne kutusu aldım, baktım yabancı malı, daha bir iğne yapamayacak mıyız?” diye dert yanmıştı.
Erbakan çok süratli otomobil kullanıyordu, araba süratli gittiği için çukura girer, pat küt hiç aldırmazdı. Mehmet Zahid Kotku Efendi ona, “Yahu niye gavurcuklara para veriyoruz? Niye kamyonumuzu otomobilimizi biz yapmıyoruz?” dedi.
Türkiye’nin Avrupa’ya motor sipariş etmesi Erbakan’ı da çok üzüyordu. Almanya’da olduğu zaman bu durumdan utanıp sıkılmıştı. “Bir Türk mühendisi Alman ordusuna ağır tank motoru yapıyor, şu basit motorlar Türkiye’de yapılamazmış gibi Avrupa’ya sipariş veriliyor” diyordu.
Mehmet Zahid Kotku’nun teşvikiyle, Gümüşhanevi Dergahı’nın adından esinlenerek Gümüş Motor adıyla fabrika kurulması fikri ortaya atıldı. Mehmet Zahid Kotku Efendi de dahil 200 ortaklı “Gümüş Motor A.Ş.” 1956’da kurulup temeli atıldı.
Mehmed Zahid Kotku’dan Erbakan’a izin çıkacak mı?
1 Ekim 1958’de Fatih İskenderpaşa camiine tayin edilen Mehmet Zahid Kotku, oldukça virane camiyi cemaatiyle birlikte temizledi, çeşitli tadilatlar yaptı. Bu camide yaptığı sohbetler gelenlerin sayısını artırdı ve kısa zamanda İskenderpaşa cemaati olarak anılmaya başlandı. Doktorlar, mühendisler, siyasetçiler, subaylar, hâkimler, yazarlar, akademisyenler gibi meslek sahiplerinin de mensup olduğu cemaat gün geçtikçe gelişti ve bazı mensupları bürokraside, siyasette, sağlıkta önemli makamlara sahip oldu.
Gümüş Motor A.Ş, bir ihtiyacı karşılamış, devletin kurumlarına da ürün vermeye başlamıştı. Ancak daha sonra 27 Mayıs 1960 darbesi, AP’nin iktidara gelmesi, yabancı sermayenin baskı uygulaması gibi gelişmeler, bu girişimi baltalamıştı. Daha sonra Odalar Birliği Başkanlığı yapan Erbakan’ın Demirel tarafından polis zoruyla indirilmesi, muhafazakârların AP tarafından dışlanması gibi olaylardan sonra dindarların siyasete atılması fikri ortaya çıktı. Yaşanan olaylar Erbakan’ı popüler isim yapmıştı, dindar çevreler onun siyasete girmesini, parti kurmasını istiyordu. Erbakan ise, Mehmet Zahid Kotku’dan izin alınmadan böyle bir işe giremeyeceğini, kendisinin şeyhinden izin istemesinin ise tarikat adabına uymayacağını söylüyordu.
Gelecek yazı:
Milli Görüş Tarihi-5
KOTKU ERBAKAN’A İZİN VERİYOR
Nurcuların parti kurulmasın toplantıları