Türk İslâm kültürünün odak şahsiyetlerinden biri olan Mevlânâ, İslâm toplumları tarafından özümsenmiş, benimsenmiş "mîrî malı" olmuş bir düşünce ve gönül adamıdır. Bu yüzdendir ki hakkında çok yazı yazılmış ve söz söylenmiştir. Günümüzde de aynı gelenek sürmektedir. Her nesil onun eserlerini yeniden okumakta ve onu yeniden keşfetmeye çalışmaktadır.
"Yeni şeyler söylemeyi" ilke edinmiş olan Mevlânâ nın mesajı evrenseldir, bu bağlamda her "insan"ın anlaması ve istifade edip içselleştirmesi mümkün olan şeyler söylemiştir. Baş eseri olan Mesnevî nin, kuşaklar boyunca "başucu eseri" olması da bu yüzdendir.
Mevlânâ nın yeniden okunması günümüz insanına, gençlerine nefes almayı sağlayacak, hayatın karmaşasına, çekilmezliğine bir ferahlık getirecek yeni ve özgün çözümler üretmesine fırsat verecek düşünceler kazandıracağı umudunu taşıyorum.
Herkesin anlaması ve istifade etmesi için, Mevlânâ nın "söylem"inden ödün verilmemelidir. Çünkü onun üslûbundan uzaklaştıkça Mevlânâ nın mesajı kaybolmaktadır. Böyle bir duruma sebep olmak, Mevlânâ nın ruhunu incitmek olur.
Mesnevî de her beyit ayrı bir derstir, ayrı bir mesajı içerir; bir de bu beyitleri olay kurgusu içinde düşünürsek ne büyük bir zenginlik olduğu daha iyi anlaşılır.
Günümüz çağdaş eğitim anlayışında benimsenen, hikâyelerle ders anlatma, materyal kullanma, eşyayı ve olayları "çok boyutlu görme ve okuma" gibi yöntemler Mevlânâ nın Mesnevî sinde kullandığı yöntemlerdir.
Anlaşılması zor bir konuyu bile hikâye ile anlaşılır hale getirmek Mevlânâ nın sıkça başvurduğu ve eserlerinin asırlardır okunmasına, kendisinin gönüllerde yer etmesine sebep olan yöntemidir.
Mevlânâ, "insan"ın gönlüne hitap eder, çünkü onun amacı gönülleri imar etmektir. Mevlânâ, Mesnevî sinde ilâhî kurguya uygun olarak insanın ruhunun, düşüncesinin yeniden yeşermesine vesile olmayı amaçlamaktadır.
Mevlânâ nın tasavvuf anlayışı bir bilgi sistemi değildir. Ona göre tasavvuf irfan, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmaktır. Mevlânâ hayatın gerçeklerini görür, hayatı hayatın içinde yaşatır. O dünyayı şöyle tanımlar: "Dünya nedir Mal, mülk ve birtakım imkânlar! Bunlar dünya değildir. Suyun, geminin içinde olması geminin helâkidir. Geminin altındaki su, geminin üstte durmasına ve su üstünde yürümesine yardım eder. Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin denizlerin üstünde yüzüp gider. İnsanda yoksulluk havası oldukça, dünya denizine batmaz, o denizin üstünde durur. Bütün bu dünya, onun mülkü de olsa, bu mülk, gözünde hiçbir şey değildir."
Mevlânâ ya göre tasavvufta gaye Allah a kul olmaktır, dolayısıyla hakiki padişahlık, gerçek varlık makamına erişmektir. "Asıl Allah mülk ve saltanat sahibidir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder. Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılmış tuzaktır. Konduğun yeri başköşe sanmışsın ama kapıda kalakalmışsın. İğreti padişahlığı terket de, Allah sana herkesin kabul edeceği hakiki bir padişahlık versin." "Kapıda dolaşan, ben den, biz den dem vuran kapıdan sürülür, lâ makamında dolaşıp durur."
"Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendine dost olmadığı için herkese dost kesilir." "Yokluk küheylânı, ne de güzel bir buraktır. Yok olduysan seni varlık makamına götürür."
Mevlânâ ya göre yaratılışın mânası aşktır. Aşk ise kimseye ihtiyacı olmayan Allah ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Bütün hastalıkların ilâcı, elemlerin merhemi ilâhî aşktır: "Aşk, öyle bir şeydir ki, parladı mı, sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar."
Mevlânâ, "Muhakkak ki sizin, Allah ın yanında en cömert olanınız Allah tan çekinip, günah işlemeyeninizdir" âyetindeki şuurla, Kur an hükümlerine riayet ederek olgunluğa engel olan şeylerden el çekmiş, kendisini Allah tan uzaklaştıracak şeylerden daima sakınmış gerçek takvâ sahibi bir şahsiyettir.
Mevlânâ nın mânevî vazifesi, yaratılışının gayesi çerçevesinde insanların hidayetine ve ebedî saadetine vesile olabilmektir. Bu vesile ile, "Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Kur an da sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır" der.
Onun engin hoşgörüsünde Muhammedî ahlâkın huzuru vardır. Mevlânâ bu hoşgörüsünü yaşayışı ile de nükteli bir biçimde ortaya koymaktadır: Bir semâ meclisinde Mevlânâ semâ etmektedir. Birdenbire hıristiyan bir sarhoş semâya katılır. Heyecanlanan sarhoş, semâ sırasında Mevlânâ ya çarpar. Bunun üzerine Mevlânâ nın dostları, sarhoşu itip kakarlar. Mevlânâ sarhoşu incitenlere: "Şarabı o içmiştir, siz sarhoşluk ediyorsunuz" der.
Dostları sarhoşu tanıtmak için: "O tersâdır" (hıristiyan) dediklerinde Mevlânâ tersânın "korkak, korkan" mânasını ima ederek: "O tersâ ise (korkar ve korkan) siz niçin değilsiniz " der ve dostları, yaptıkları hatadan dolayı özür diler.
Mevlânâ insana fâsık da (günahkâr) olsa, kâfir de olsa engin bir hoşgörü ile bakar. O, Kur an-ı Kerim de: "Allan ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz" mealindeki müjdenin hakikatine ermiş bir Allah dostudur. Onun için der ki:
"Ümitsizlik semtine gitme, ümitler vardır.
Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır"
"Hiçbir kâfiri hor görmeyiniz. Müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamıyla yüz çeviriyorsun."
Kendisiyle oturup kalkmak isteyenlerin sultan, emîr, zengin ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlânâ, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düşüp kalkardı. Müritlerinin çoğu hor ve hakir görülen kimselerdi. Müritlerini kınayanlara verdiği cevap ilginçtir:
"Benim müritlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlâklarını değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi işler yapanların arasına girmeleri için müritliğe kabul ettim. Allah ın rahmetine mazhar olanlar kurtulmuşlardır; fakat lânetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu lânetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik."
Mevlânâ nın kâinatı kucaklayan değeri, insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah a olan sınırsız aşkının tabii bir neticesidir. O, kibir ve nefretten arınmış, mahviyet ve muhabbetle bezenmiştir.
Mevlânâ alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllülük, varlıkta yokluk, yoklukta varlık, hiçlikte kemal, kemalde hiçlik gösterirdi.
Mevlânâ nın insan sevgisi ve hoşgörüsündeki temel esaslardan bir diğeri de İslâm ın üzerinde hassasiyetle durduğu, "İnsan, yaratılmışların en şereflisidir" ilkesidir. Mevlânâ bu şuurla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden rahatlıkla hoş görürdü.