1980 darbesinin elbette birçok sonucu, “öğretilmiş itaat” kavramıyla tanışan insanlar için birçok farklı neticesi ve bunların getirdiği farklı boyutları vardır. Ama tüm neticeler bir yana, 80 darbesinin bu ülkeye ve ülke insanına giydirdiği “deli gömleği”nin altında, “apolitik” kitleler üretme sendromu ayrı bir yer tutar. Yani, depolitize edilmiş, politikadan uzaklaştırılmış, sadece kapitalist hevesler için yaşayan, kendisine ait hiçbir değeri olmayan, dünyayı ve toplumu materyalist felsefeyle yorumlayan, düşünmeyen, konuşmayan, ses çıkarmayan, kötülüklere karşı dik duruş sergilemeyen bir toplum yapısı.

Bu toplum yapısını 1990’lı yıllara kadar besleyen yazılı medya kanalı, o tarihlerden itibaren ise yerini görsel medyaya, televizyonlara bıraktı. Özel televizyonların hayatımıza girmesinden sonra, ekranlar aracılığıyla toplumu biçimleme sanatkârları devreye girerek, müthiş bir toplumsal mühendisliğin geometrik çizgilerini üzerimize boca ettiler. Televizyonların bizlere sunduğu dünya, o dünyanın içinde yer alan kahramanlar, hayatımızı dört bir yandan kuşattı, her gün ağzımıza sakız olacak konular ve tartışmalarla toplumun genetik yapısı kademe kademe bozuldu. Bazen tartışma programlarıyla, bazen dizilerle, bazen yarışma programlarıyla bu tahrifat ve tahribat hâlâ devam ediyor.

Hatırlar mısınız, 90’lı yılların en ateşli ve reyting getiren programlarının başında tartışma programları gelirdi. Reha Muhtar’ın Ateş Hattı, Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu, Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı, Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün’ü… Hemen hemen her gün bir başka televizyon ekranında, o haftanın gündemi ele alınır ve çoğu zaman aynı tartışma kahramanlarının ağzından, saatlerce, hatta sabahlara kadar uykusuz kalma pahasına gündemlerin tartışılmasını seyrederdik.

Bu programların en büyük özelliği, tartışmacıların içinde birkaç tane aykırı tipin bulunmasıydı… Bu durum, programın reyting getirme sırrıydı ve izlenme formülüydü. Tartışmanın bir bölümünde bu aykırı ve marjinal tip, ortalığı bulandırır, ortaya zihinleri allak bullak edecek bir fikir yumurtlar, diğerleri de saatlerce bunu tartışarak, güya bizleri aydınlatmaya çalışırlardı.

Şu anda eski ateşi kalmayan ve belki de hiç kimsenin izlemediği bu tür programların, aslında tek amacı vardı… O yıllarda “tüm demokratik talepleri bastırılmış, depolitize edilmiş” toplumun hislerine ve arzularına gem vurabilmek…

Yani, “En marjinal konular bile tartışılıyor, en acayip mevzular ülkenin aydınları tarafından ele alınıp konuşuluyor. Daha ne istiyorsunuz ..” türünden bir şeyi, topluma yedirmeye ve yutturmaya çalışmak…

Tartışma programları ömrünü tamamladı… Şimdi sıra artık dizilere geldi… Her gün farklı ekranlarda, tuzu kuru ailelerin, gayri meşru ilişkilerini, bir eli yağda bir eli balda hayatlarını gözümüzün içine sokmaya çalışanlar, aslında bizi sokmaya çalıştıkları dehlizlerle, toplumun genetiğiyle oynamaya kalkışıyorlar.

Toplumu sindirmeye, narkozlamaya, gerek ülkemizde gerekse dünyada olup biten çarpıcı olayları yorumlamaktan acizlikte bir zihinsel yapı inşa etmek için uğraşıyorlar.

Bir gün, “Türkiye’nin demokratikleşmesinde ve hürriyet inşasında medyanın rolü” konulu bir sosyolojik araştırma yapılmış olsa, kesinlikle medyanın sınıfta kalacağından kuşkumuz yoktur.