“Türkiye’de medya kaçıncı güçtür?” diye bir soru sorulduğunda, aklı  evveller “kesinlikle dördüncü güçtür” diye cevap vereceklerdir. Elbette, demokrasisi rayına oturmuş ülkelerde medya, yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen dördüncü güçtür. Ama bizim gibi demokrasisi hormonlu, siyasal hayatına başka güçler ve hakim paradigma tarafından sık sık müdahale edilen ülkelerde ise medya, çoğu zaman bu güçlerin bile önüne geçebilmektedir. Bahsettiğimiz şeyleri, 60 ihtilalinde, 12 Eylül’de ve 28 Şubat sürecinde en ağır tablolar şeklinde yaşamıştık.

Hele, 28 Şubat sürecinde, medya, militarist iradenin emrine girerek, bağımsız olması gereken yargı ve 5’li çetenin arzuladığı dünya görüşünü seslendirerek, Fadime-Emire-Müslüm haberleriyle insanların zihinlerini dönüştürerek, Türkiye’nin en başarılı hükümeti Refahyol’un alaşağı edilmesi sürecini tetiklemişti.

Asıl işi kamuoyunu bilgilendirme ve enformasyon olan medyanın bu güce erişmesi, toplum mühendislerinin medyaya verdikleri aşırı önemden kaynaklanmaktadır. Toplumu kendi arzuladıkları bir dünya etrafında şekillendirmek isteyen hakim paradigma ve derin güçler, medyayı bir manivela olarak kullanmakta, insanların zihinlerine, kültürel ve sosyal yapılarına bir biçimde müdahale etmektedirler. Kendisine bahşedilen bu aşırı gücü medya tepe tepe kullanmakta, medya baronlarıyla hakim paradigma el ele-kol kola başka işler çevirmekte, tabiri caizse insanlara “Teldeki cambaza bakın” edebiyatı yapılarak sütre gerisinde her türlü alavere dalavere yapılmaktadır.

Bu durum medya baronlarıyla siyaseti biçimleyen güçlerin ve hantal bürokrasinin de aynı çizgide buluşmasına yol açmaktadır.

Bildiğiniz gibi Türkiye’de şu anda iri tirajlı medya organlarının sahibi pozisyonunda bulunanların gazete ve televizyon sahipliği dışında her dalda türlü türlü işleri vardır. Bu işlerin yürütülmesi ve değişik sektörlerde cirit atan medya patronlarının menfaatlerinin korunup kollanmaya ihtiyacı vardır. Bu perspektiften bakıldığında kendilerini özgür kalem olarak tanımlayan, Türkiye’nin demokratik hayatına katkıda bulunduklarını iddia eden medya kalemşorlarının söylediklerinin hiçbir geçerliliği yoktur. Zira, onların yaptıkları iş, patronlarının değişik sektörlerdeki işlerini besleyen kaynaklara su taşımaktan başka bir şey değildir.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, “Biz ne dersek o olur, bizim gibi düşüneceksiniz, bizim gibi giyineceksiniz” şeklinde bir dünya görüşünü topluma dayatan, hakim paradigmanın toplum biçimleme işlevinin manivelası olan medyanın, demokrasiye zerre kadar katkısı olamaz.

Öncelikle toplum bütün katmanlarıyla birlikte, bir bütün olarak kabul edilmeli, medya bu katmanlar arasındaki herkesin sözcülüğünü yapmalıdır. Toplumu oluşturan mozayiğin parçalarından biri eksik kalırsa, orada demokrasinin varlığından söz edilemez.

Oysa, bugün medya, ülkenin siyasetine, kültürüne, sosyal yapısına biçim vermeye çalışan hakim paradigmanın ve bürokratik oligarşinin sözcülüğünden başka hiçbir şey yapmıyor.

Toplumu kendi arzuladıkları bir dünya görüşüne dönüştürmek için medya mensupları ellerinden geleni artlarına koymuyor.

Bu bağlamda, Türk medyasının ülke demokrasisine katkıda bulunduğunu söylemek gerçekten çok zor. Medya gerçekten Türk demokrasisini besleyen kaynaklardan biri olacaksa, öncelikle medya patronlarının gerçek işlerine dönme meselesi gözden geçirilmelidir. Medyanın asli işini bir amaç olarak değil, kendilerine bir araç olarak gören patronlar olduğu sürece, ne kör topal demokrasimiz düzelir ne de ülkedeki sosyal hayatın diğer renkleri.