Bir algı problemidir yaşadığımız… Bir medeniyet tasavvuru dönüşümüdür. Dünyayı, sadece maddeden ibaret gören anlayışın gayya çukuruna düşmemizin getirdiği problemlerdir bunlar. Kapitalist zihniyetin bizleri iliklerimize dek hapsettiği rakamların içinde boğuşma ve debelenme çaresizliğimizdir. Her şeyi maddeyle ölçen, hedonist (zevkperest), egoist ve tüm hücrelerine dek enaniyetçi bir anlayışın ürünüdür dünyaya bakışımızdaki noksanlık.

Elbette, küresel krizi konuşacağız. Cebimizden eksilenleri konuşacağız. Ama, ya insanlığımızdan eksilenler ne olacak? “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” Peygamberi düsturundan bi haber kalmamızı neyle izah edeceğiz? Herkes bir kriz türküsü tutturmuş gidiyor. Ama, özellikle Büyükşehirlerin hayhuyu, insanların birbirleriyle olan iletişimsizliği, komşusundan habersiz, hatta selamsız sabahsız yaşayan bir neslin türemesi, medeniyet problemlerini de yanında getiriyor.

Böyle miydik biz?

Bizim, tarihsel kültürel kodlarımızda “gönül gönüle”, “elele bir dünya” atmosferi yok muydu? Bizim medeniyet geçmişimizde, göçmen kuşların gelip geçerken içmeleri için yapılan su yalakları vardı… Sadece insana değil, hayvana bile merhameti ön plana çıkaran. Sadaka taşları vardı. Birilerinin sağ eliyle verdiğini sol elinin görmeden gönlünden kopanı bıraktığı. Birilerinin de hiç kimse görmeden, sadece ihtiyacı kadarını alıp, gerisini başka fukaralara bıraktığı Sadaka Taşları. Böyle bir şeyin bugün yapılabileceğini tasavvur edebiliyor musunuz? Faraza konuşuyoruz. Fukarayım diye bu taşlara yanaşan günümüzün tipolojisi kahraman, herhalde orada bulunan her şeyi siler süpürür, hiç kimseye başka bir şey bırakmazdı. Yardıma muhtaç olmak ayrı, yardımı kabul etmek bile ayrı bir kültürdü o zamanlar.

“Sağ elinin verdiğini, sol elinin görmemesi”… Ben, devletin veya belediyelerin etrafındaki muhtaç insanlara sosyal yardım yaparken, “Biz yüzbinlerce kişiye sosyal yardım yaptık” diye bas bas bağırmasını, bunu bir gösteriş budalılığına dönüştürmesini hep yadırgamışımdır. Zaten bağırmalarına da gerek yok, medya onların bu yardımlarını öyle de böyle de ekranlara getiriyor.

Onarın derdi de bu zaten… Kapitalist zihniyet iliklerine dek işlediği için, kendilerini eleştirmek amacıyla bile olsa ekranlara getirilen bu yardım furyasına “Reklamın iyisi, kötüsü olmaz” perspektifinden yaklaşıyorlar. Üstelik tüm bunları “Sosyal Devlet” kavramıyla izah edip, millete yutturmaya çalışıyorlar.

Bir yandan, özellikle medya manivelasıyla toplum çürütülüyor. Bencillik, hedonizm iliklerimize dek işliyor. Bir yandan insanlara “Balık tutmayı değil, her gün balık vermeyi” içselleştiren arızalı sistem, yardım kavramının içini boşaltan, fukaralığın “medet ey” güzel yönünü, reklamasyon faslıyla törpülemeye devam ediyor.

Bu bir medeniyet sorunudur…

Ve bu sorun, yaşadığımız küresel krizden bile daha tehlikelidir. İnsanına iş ve aş üretemeyen sistemin vazedeceği hiçbir şey yoktur. Aşık Mahsuni Şerif ne diyordu, “Yoksulun sırtından doyan doyana, yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bunu gören yürek nasıl dayana, Bilsem söylesem mi mi söylemesem mi?”

Cennetmekan Erbakan hocamızın ekonomi başdanışmanı Osman Altuğ’un çok haklı bir sözü vardır: “Bir sistem, ister kapitalist olsun, ister komünist olsun, vatandaşına helalinden iş-aş bulmak zorundadır. Bunu nasıl yaparsa yapsın, mecburdur”…

Maalesef, Türkiye’de en zengin sınıf, milli gelirin yüzde 80’ini cebellezi yapıyor. Yüzde 80’lik kesim ise ayakta kalabilmek için, sofrasına bir kuru ekmek koyabilmek, ay başını getirebilmek için kırk takla atıyor. Bu sistem daha önce de ifade ettiğimiz gibi “Altta kalanın canı çıksın” sisteminden başka bir şey değildir. Cennetmekan Erbakan hocamız, iktidarın çok az kulpundan yapıştığı dönemlerde bile Türkiye’nin her tarafına insanların iş aş bulabilmeleri için ağır sanayi hamleleri yapmıştı. Bugün ise iktidarda olanlar Türkiye’nin verimli stratejik kurumlarını üç otuz paraya özelleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Özelleştirmedik neyimiz kaldı?