“Kafama Takıldı”

Modern zamanların pedagojisi üzerine kafa yormak gerekiyor. Muhatabın değişmesiyle birlikte muhataba uygulanacak terbiye metodunda da bir takım yenilikler olmalı. Yenilik sizi korkutmasın. Eskimez olana yeni biçim ve de biçemle yaklaşmak yeni kuşakların sadece dilini çözmek değil idrakine de yakın olmak demektir. Hele bir de verdiğiniz eğitim “din eğitimi” ise bu daha bir ehemmiyet kazanır. (Ehemmiyet kazanan her şeyin önemi vardır!) İdrake inmek ve dilini çözmek kadar çocuk dilinin sınırlarını keşfetmek de ayrı bir maharet ve marifet gerektiren bir çabadır. Uzun süredir din eğitimi bağlamında ortaya konulan çalışmaları heyecanla takip edip katkı yapılması gereken noktada bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Gördüğüm en büyük eksiklik, çocukları ve gençleri anlayabilecek kaynak sıkıntısı oldu hep. Çocuklara ve gençlere dair din eğitimi vermek üzere yola çıkanların her defasında bu kuşakları anlamadan anlatmaya çalışmalarını gördüm. Olumlu örnekleri defter aralarında gül kurusu saklar gibi kaideyi bozmayan istisnalar listesine ekledim. Son günlerde beğenerek okuduğum bu örneklerden biri de Şule Kala’nın kaleminden çıkan “Kafama Takıldı” kitabı oldu.

Şule Kala çocukların istifham dünyasına inerek inanca dayalı “kafalara takılan” soruları onların fıtratını örselemeden cevaplamaya çalışmış. Bunu yaparken üslup ve yöntemin ne kadar önemli olduğunun son derece bilincinde. Çocuklarla sohbet ederek ukdeleri çözmenin yollarını göstermiş. Bizim ukde -düğüm- olarak gördüğümüz şeyler çocuk zihninde ilmek olmanın ötesine geçmez. Şule Kala (aynı zamanda bir anne olarak) çocukların soyut âlem ve fizik ötesi dünya ile ilgili sorular sorabilmesini fıtri bir imkâna bağlıyor. Gerçekten de çocuk sorularında tasavvur ve tahayyülün yenilenmesi ve kendi kendini onarması gibi bir taraf vardır. Hatta çocukların bu soruların peşine düşüp anne-baba gibi kendine en yakın kişilerden cevabını aramasını feylosofça bir tecessüs sayanları da ciddiye almak gerekir. Zira bu ontolojik soruları sormak bakımından çocuklarla filozoflar arasında birebir yakınlık söz konusudur. Çocuklar kafalarına takılan fizik ötesi soruları annelerine babalarına sorarlarken filozoflar bu soruları kendi kendilerine sorarlar. Şayet çocuklar anne babalarına sordukları ontolojik soruları kendi kendilerine sormuş olsalardı filozof olurlardı. Filozoflar da kendi kendilerine değil annelerine bu tarz soruları sormuş olsalardı çocukluğa avdet etmiş olacaklardı.

Şule Kala çocuklarla istifhamlı sohbetin başında onları fıtrat üzere sabit kılacak cümleyi kuruyor: “Biliyor musun, soru sormak, özellikle de, ‘Yaratıcı hakkında’ soru sormak insanın fıtratında, özünde, mizacında var.” Soru sormanın masumiyetine inanmadan düzgün cevap vermek de kolay olmayacaktır. Hâlbuki zihnin soru üretmesi hem eşyanın hem de zihnin tabiatına uygun bir davranış biçimidir. Şule Kala çocukların zihin duvarına şu çerçeveyi asmayı ihmal etmiyor: “Bir şeyi öğrenmek istiyorsan, onun hakkında soru sormalısın.”

Biliyorum kitaptaki çocuk soruları ziyadesiyle sizlerin de kafasına takıldı. Hemen birkaç örnek vereyim: Kimdir Allah? Allah yaratılmış mıdır?, Allah kötüleri ve kötülükleri neden yarattı?, Kendi kaderimi kendim mi çizerim?, Allah şeytanı neden yarattı?, Kur’an’ın değişmediğini nereden biliyoruz?..
Çocuğunuzun soru sorması zihinsel anlamda gelişmişlik işaretidir. Lütfen çocuğunuzun sorusunu ağzına tıkamayın ya da cevap vermek varken topu taca atmayın. Şule Kala’nın eğitimci tecrübesiyle kaleme aldığı bu kitap küçük büyük, çoluk çocuk herkesin kafasına takılan dikenli telleri bertaraf edecek doyurucu cevaplara sahip.

Unutmayın çocuk cevap istemez cevaba gitmek ister. Onu bir çocuk bahçesine götürür gibi elinden tutarak cevaba götürün. Sakın ola karşınızdakinin bir çocuk olduğunu unutup da didaktik olmaya çalışmayın! “Kafama Takıldı” kitabına resimleriyle katkı sağlayan Ümran Aşkın Aydın’ı da ustalıklı çizgilerinden ötürü kutluyoruz.
(Kafama Takıldı-Şule Kala-Diyanet Vakfı Yayınları)

“HEPİMİZ ÖLECEK YAŞTAYIZ”

Biz birbirimizi ölme ihtimalini hiç düşünmeden sevdik ve yine bu ihtimali hiç aklımıza getirmeden kırıp darılttık. Her zaman olduğu gibi her defasında ölüm son sözü söyledi. Hepimiz ölmek denilen edilgen eylemin doğal üyesiyiz. Üstelik hiç çaktırmadan ölüyoruz. Bir şehirden diğerine gider gibi, yanımıza fazla yük almadan. Bu yüzden genç ölümlerinin seyri seferine alıştık. Ne kadar erken ölürsen yanında taşıyacağın ağırlık da o kadar az olur gerçeğine teslim olduk. Bülent Parlak dostumuz valizini hazırlamadan çekip gitti bu dünyadan. Kalbinin güzel kuşları onu karşılayacaktır gittiği yerde. Güzel bir insandı. Ancak yazabildiği kadar dile getirebiliyordu varlık sancısını, yokluk acısını ve gurbet hüznünü. Kendini anlayabilenin olmadığı bir dünyada anlatmaktan yılmayan bir insanın yazma coşkusu vardı onda. Yaşamak bize ne dedi? Bir şaire ne dediyse onu dedi. Herkes kendi işine yarayan tarafını aldı. İşe yaramayan tarafları şairde kaldı. Yanlış yerde indirilmiş bir yolcu gibiydik bu dünyada. Şaşkınlığımızı bağışlamalarını istedik. Buraya kadarmış. Sevgili Bülent Parlak kardeşim hayatın izdihamından serin serviler ormanına, kalbinin tenhasına çekildi. Mekânı cennet olsun!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT ve genel af çıkar mı?