Hayatın güçlüklerine yenilmemiş, boyun eğmemiş insan diri insandır, direnen insandır. Direnen insanın hayatının, yaşamasının bir amacı vardır. Onun idealleri vardır, idealleri olan insan, diri kalabilen insandır. İdealler insanı diri tutur. İdealleri yeme içmenin ötesine geçirmek gerekir. Çünkü "insan" için böyle bir ideal olamaz. İnsan yaşamak için yer, ideallerini gerçekleştirmek için de mücadele eder. Bu hal insanı diri tutar. Diri kalmak için mücadele şarttır.
İnsan hangi ortamda bulunuyor ve oraya kendi rengini, damgasını vurabiliyorsa, o insan diri insandır. Böyle biri olmak, elbette mangal gibi yürek ister, azim ister; birtakım riskleri göze almayı gerektirir.
Araziye uymak diri kalmaya engeldir. Ne yazık ki, günümüzde her kılığa giren, her renge boyanan omurgasız insanlar kabul görmekte ve el üstünde tutulmaktadır. Dolayısıyla ilkesizlere, başkaları için engel olan şeyler engel olmamakta, aksine tercih sebebi olmaktadır.
Böyle bir yaklaşımın tipik bir örneği olduğu için iş yapan memur sevilmez, bu yüzden memur iş yapmamaya özen gösterir. Çünkü iş yapmak risk almak demektir. Bir memur için risk almak, başına belâ almak demektir.
Devletin herhangi bir kurumuna kapağı atan, artık hayatını garanti etmiştir, onun için ciddi bir maişet derdi olmaz, geçinir gider, ya da devlet kapısında "işini" garantileyen kişi, artık geçim derdine düşer, çünkü aldığı maaşın yetersizliği onun için hayat boyu vazgeçilmez bir şikâyet kaynağıdır. Hak edip etmemek önemli değildir.
Bundan sonra, ek olarak yapılabilecek işler, onun gündemini oluşturur. Eğer biraz insaflı ise, işinin dışında bir iş arar, bulur ve ek gelir temin eder. Yaptığı şey nedir denirse, mesaisini yoğunlaştırmak suretiyle, kendine kalan zamandan fedakârlık eder. Bu aslında onun zamanı da değildir. Memuriyete harcaması gereken zamanı harcamayıp, mesaisini başka yerlerde değerlendirerek, iş verimi kaybına sebep olmaktadır. Oysa memuriyet mesaisinin hakkını veren kişi yorulur, yorulan kişi dinlenir. Dinlenen kişi dinç olur, işinde de verimli olur.
Bir memure hanım, evde işlerden bunaldığını, işinin başına geldiğinde ancak dinlenebildiğini söylemişti. Benzer durum elbette erkekler için de geçerlidir. İşini savsaklayarak ya da başka işler yaparak geçiren kişinin, yaptığı işte verim olur mu Elbette olmaz.
Birtakım zorlayıcı sebeplerle iş ortamı insanı motive etmiyorsa, o insanın arayacağı, kendini geliştireceği meslekî bir gayreti olamaz. Doktor, mühendis, öğretmen, avukat vb. okulda öğrendikleriyle yetiniyorsa, gerçek anlamda bitkisel bir hayat yaşıyor demektir. Hatta yaşamıyor gibi yaşıyor demektir. Her meslek dinamiktir, hayatın akışı içinde yeni oluşumlara ihtiyaç duyar. İçerik aynı olsa bile, farklı söylemlere zorlar insanı
Üniversitede bilgisayar okuyan kişiye, bilgisayarla ilgili bir şeyler soruyorsunuz. Cevabı çok ilginçtir: Bizim zamanımızda bunlar yoktu, biz onları öğrenmedik. Doktor için de durum aynı, öğretmen için de İnsanlar her alanda yeni gelişmelerin beklentisi içindedir. Bu beklentilerin mutlaka karşılık bulması gerekir. Kim bunlara cevap verirse, hayat onundur, onlarındır. Çalışan kişi etrafı seyretmeye zaman bulamaz. Çalışan üretim peşindedir, yeni plan ve projeler peşindedir. Böyle bir kimsenin kendi yaptığı önemlidir. Başkalarının yaptığını görür, gerekirse takdir eder. Evet o, böyle bir projeyi gerçekleştirmiş, fakat "Ben ne yaptım, veya ben bu hayata ne kattım" diyebilmektir önemli olan... Yoksa herkesin konuşması, söz söylemesi normaldir. Çünkü hayata karşı sözü olmayanlar, çok konuşur. Kahvehane köşeleri bu tür insanların mekânıdır. İş yapanın, iş üretenin vakti yoktur. Söz gelimi her belediye, kendi döneminde yolları kazar, değiştirir, yeniden yapar, altını üstüne getirir şehrin Eğer yapılanlar estetik bir anlayışa sahipse takdir ederiz, alkışlarız. Ne gereği var bunlara demek, iş yapılmasını istememektir.
İnsan kendini yenilemeden yaşamaya kalkışabilir mi Düşüncesi bile muhaldir, çünkü yaratıcı onu sürekli değiştirmektedir. İnsanın dünkü hali ile bugünkü hali bir değildir. İnsan sürekli kendine çeki düzen vermek zorundadır. Kendini salan, hayata karşı kayıtsız kalan tez tükenir. İşlemez olur, parıltısı kaybolur; kimse karanlığa bakmaz. Aydınlıktır insanı cezbeden Sözgelimi Boğaz ın her daim tazelenen güzelliği ve diriliği, insanlar için bir cazibe merkezi oluşturmuştur. Ama dünkü Boğaz ile bugünkü Boğaz aynı mıdır Sorusu bile abestir. Dünkü Boğaz a özlem duyanlara şaşıyorum. Çünkü onlar bugünkü güzelliği görememektedirler. Güzelliği görememek bir insan için büyük kusurdur. Bütün güzellikler görülmek içindir, göz güzelliği görmek içindir; bu durum aynı zamanda güzeli gören gözün güzelliğinin bir yansımasıdır.
Konuşmak nasıl insanî bir özellik ise "Söz gümüş ise sükut altındır" demek de o kadar insanî bir tavırdır. Sürekli birileri tarafından dillendirilen "konuşan Türkiye" söylemini kurnazca buluyorum. Bu anlayış, işi, üretimi terkettiren bir kolaycılığı, oportünizmi teşvik etmektedir. Konuşan kazanıyor, çünkü onları susturmak için "rüşvet" vermek zorundasınız. İş yapan kişi, üreten kişi, konuşana, "Al şunu da git başımdan" demek zorunda kalıyor. İşte konuşan böyle kolay yoldan kazanıyor
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız" buyruğunu da böyle anlayan zihniyete göre, bir kimsenin evinin kapısını kapatmasını istemek de bir zorlaştırmadır, çünkü nasıl olsa, rüzgâr eser kapı kapanır