Eski dilde muharrir sözcüğüyle ifade edilirdi makale yazarlığı; ‘köşe‘ 1960 sonrası dili sadeleştirme gayretinin ürünü. Güzel mi, değil mi diye sorgulamak gereksiz, zira tuttu.

Gazetelerin sayfa düzenine bakınca bu tanımın isabetli olduğunu kabul etmek gerek. Dünün dünyasında muharrir denilince matbuatta siyasi, askeri, fikri, edebi, sosyal ya da kültürel meseleler üzerine düşüncelerini yazan, toplumu aydınlatmayı hedefleyen kişi akla gelirdi sadece. Ve gazeteler bu insanların önemli bir kısmının adıyla anılırdı.

Şimdilerde durum böyle değil elbette. Örneğin günümüzde pek çok köşe yazısında görülenin aksine, telefonla ya da akşam eve gittiğinde eşe söylenmesi gereken şeylerin makale olarak kaleme alındığı olmazdı dünün matbuatında. Keza yan yana odalarda, bitişik masalarda çalışan yazarların umumu ilgilendirmeyen özel meselelerini sütunlarına taşımalarına da rastlanmazdı. Gazetenin sahibine veya yöneticisine söylenmesi mümkün yakınmaların makale olarak kaleme alındığı da. Kişisel hal ve hazları, değil yazmanın uluorta konuşmanın bile ayıp sayıldığı bir maziden söz ediyorum.. Sebilürreşad- Servet-i Fünun çekişmesinde Tevfik Fikret‘e hakaret düzeyine varan dizelerle saldıran Mehmet Akif‘in şiirlerini topladığı Safahat‘ı derlerken Fikret‘e çattığı şiiri kenara ayırıp çıkarttığı nezaket ve nezahet dönemidir bu.

Alabildiğine sert ve zamanında herkesin merak ve heyecanla takip ettiği gündemi işgal eden kalem kavgalarıyla ünlüdür matbuat tarihimiz... Ancak hiç birinde tartışmanın sebebi şahsi husumet, çekemezlik veya menfaat değil fikir ayrılığıdır.

Kadın yazarlar bugün ortaya çıkmış değil, dün de vardı. Ahmet Cevdet Paşa‘nın kızları Emine Semiye ve Fatma Aliye hanımlardan başlayıp yakın döneme gelin. Sabiha Sertel‘e, Müşerref Hekimoğlu‘ndan Nalan Seçkin‘e. İçlerinde özelini yazan özeliyle gazete okuyucusunun, toplumun ilgisini çekmeye çalışan olmadı.

Maziperest falan değilim. İçinizden ‘devir değişti‘ dediğinizi de biliyorum. Ancak unutmayın ki gerek Osmanlı asırlarının son yarısında gerekse cumhuriyet yıllarında 1980‘e kadar iç kamuoyu kadar dış dünyanın, uluslar arası basının itibar edip referans saydığı düşünce adamı, yazar kadrosuna sahipti Türkiye. Abdi İpekçi‘nin katliyle kapattığımız sayfadır bu. Neden böyle oldu sorusunun cevabı için uzun uzadıya düşünmeye gerek yok aslında... Hatta bence tek bir sözcük ifade edebilir manayı: Para!

Dünün yazarının ailesinin karnını doyurma, başını sokacağı dam ve kalemine yer dışında fazla derdi, müdanası yoktu. Çoğunun müstear isimle aşk romanı, polisiye, film senaryosu yazması hevesten değil parasızlıktandır. Daha geriye gitmeyeyim, Refik Halid‘den, Burhan Felek‘ten, Peyami Safa‘dan, Necip Fazıl‘dan Abdi İpekçi‘ye ‘aydın‘ adına aklınıza kim geliyorsa araştırın, hiçbirinde servet diye işaret edebileceğiniz düzeyde birikimden eser göremeyeceksiniz. Çoğu göçüp gittikten sonra aileleri hediye tabloları, kitapları satarak geçindi.

Bugün hiç şüphesiz durum farklı... Siyasetin, gelişen, çeşitlenen iş dünyasının, renklenen medya ortamının, televizyonların sunduğu imkanlar ve bu imkanların sadece var olmasının bile kışkırttığı yakıcı bir rekabet var. Dil, üslüp, tutarlılık ölçüsü tanımayan; toplumsal hafızanın kazınmışlığına dayanan, dün yazılanların kimsenin önüne konulmadığı, nadiren konulduğunda şirretlik ya da pişkinlikle geçiştirilen garip bir kapış kapış dönemi bu...

Muhabir: Haber Merkezi