Eski kısır tartışmalar içinde bulunduğumuz koşullara bakılmaksızın ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Soma konusu ile yatılıp kalkılırken, Ege Denizi’nde bir deprem yaşandı ve devamında faiz tartışması herkesin ağzına sakız olmaya başladı. Gündemin bu şekilde değişmesi siyasi iradenin hoşuna gitmiş olabilir fakat bu konunun olası yan tesirleri siyasi faydasının üstüne çıkarak ciddi bedeller ödetebilir. Çok ciddi boyutta tasarruf açığı olan, benimsediği politikalar ve yapısal sorunları nedeniyle yabancı sermaye ile iyi geçinmek zorunda olan ülkemizde yaşanan bu kısır tartışmalar pek yapıcı olamıyor.

Başbakan faizlerin oldukça yüksek olduğunu ve sertçe düşürülmesi gerektiğini iddia ediyor. Merkez Bankası yönetimine çatıyor. Fakat bu durum başta ekonomi ve mali sektörü geriyor, yabancı sermaye ve yatırımcıları ürkütüyor, beklentileri olumsuzlaştırarak kırılganlığı artırıyor.

Faiz dediğin fiyat değişik vadelerdeki kaynak arz ve talebine göre oluşur; Merkez Bankaları da bu piyasada hem piyasa yapıcı hem de düzenleyici konumdadır. Ülkemizde ise tasarruf düzeyi oldukça düşük olup kaynak ihtiyacı çok yüksektir; başka bir deyişle talep lehine ciddi bir bozukluk söz konusudur. Bu boşluğu doldurmak faizlerin daha düşük bir düzeyde oluşmasını sağlamak amacı ile yastık altı tasarruflar sisteme çok net yetmediği için yabancı sermayenin girişi azami düzeyde teşvik edilmiş, nerede ise meydan onlara bırakılmıştır. Başka bir deyişle, yabancı sermayeyi ikna etmeden onlarla uzlaşmadan, mevcut koşullarda faizleri daha aşağı çekmek ve ciddi bir olumsuzluk yaşamadan orada kalmasını sağlamak mümkün değildir. Hâl böyle olduğu için Başbakan’ın gerçek niyetini okumak iyice zorlaşmıştır. Amacın üzüm yemek mi yoksa bağcı dövmek mi olduğu açık değildir...

Diğer bir konu ülkemizdeki mevcut faiz düzeyinin yüksek olup olmadığıdır. Genelde borçlananlar her tür faizin yüksekliğinden tasarrufçular ise düşüklüğünden şikayet ediyor olabilir. Gerçekçi olmak gerekir ise, beklenen enflasyon kadar faizin normal hatta düşük olduğu söylenebilir. Tasarruf açığı olan ekonomilerde piyasa faizlerinin enflasyonun üzerinde seyretmesi ve bu farkın piyasa koşulları ve beklentilere göre değişen bir risk primi vermesi de doğaldır. Bu açıdan baktığımızda Türkiye’deki para piyasası faizleri yüksek değildir. Çift haneye koşan enflasyon düzeyinde bir faiz söz konusudur. Bu durumda sormak gerekiyor: Başbakan neden tam aksine yüksekliğinden şikayet ediyor

Belli ki Başbakan yatırımların değişik sebeplerle yetersiz kaldığını, enflasyonun tehlikeli bir şekilde yükselmeye başladığını görüyor. Bu durumun kendisini ve partisini yıpratabileceğini de görüyor. Olumsuzlukları fatura edecek, toplumun ve özellikle destekçilerinin gözünü boyayacak suçlular ile buna uygun gerekçe arıyor. Veya son on iki yıldaki tüm tercihlerini farklılaştıracak bir sürecin bu tartışma ile startını veriyor olabilir... Risk alma isteği azalan yabancı sermayeyi Merkez Bankası’nın karşılıksız para basması ile ikame etmeye ve bu yolla faizleri sert bir şekilde düşürmeye çalışmak, yatırımların önünü açmaz ve enflasyonu düşürmez. Tam aksine ekonomiyi daraltır, işsizlik ve enflasyonu patlatır. Yıkıcı bir krize davetiye çıkarır...

Yaklaşık iki yıl öncesinde gaz-fren tartışması ile başlayan bu kısır tartışma giderek daha tehlikeli hale geliyor. Yabancı sermayenin ihtiyaçtan fazla geldiği, döviz kuru ile enflasyon ve faizlerin birlikte gerilediği dönemler geride kaldı. Söz konusu dönemlere özlem duymak hiçbir şeyi değiştirmeyecek, zorlamak fayda etmeyecek. Ülkemizdeki siyasi irade ile yabancı sermayenin arası bozulmuş, öfke ve tehdit ile bu durumu düzeltmek pek olası görünmüyor. Eğer niyet ülkemizdeki siyasi kutuplaşmayı bir üst düzeye çıkarmak ise yaşanacak bir kriz buna yardım edebilir!..