Bugün, mutluluğun yıldönümü… Bugün, gururun sevinçle, kurtuluşun dirilişle harmanlandığı gün... Bugün, tıpkı 561 yıl önce olduğu gibi çiçekler İstanbul kokar, rüzgâr fethi taşır, bulutlar Fatih olup gürler gökyüzünde… Ve ben, kadim dostum Sultan Ahmet’e dikerim gözlerimi. Bilirim ki, başka olacak bugün. Bilirim ki, kollarıyla kucakladığı semalarda, sabah ezanı bir başka yankılanacak bugün.

Ben Ayasofya! Ben fethin en büyük sembolü… Ben Hakkın batıla galebe çalmasının en canlı şahidi... Ben Ayasofya, yıllar yılı her gün gözyaşlarıyla başlayan güne… Zincirlerimden kurtulmak için dualar eden Rabbime... Ne zaman bu topraklardan yeni bir Fatih çıkacak diye bekleyen, umut ve hasretle suladığım köklerimi toprağımda büyüten…

Ben Ayasofya! İşte yankılanmaya başladı sabah ezanı göklerde. Uykuyu uyutup, uyanık kalanlar üzerine bir güneş gibi doğmaya başladı “Allahü ekber” nidası. Bir ezan nasıl böylesine titretir yürekleri. Bir sesleniş, nasıl dağlar kalpleri ve karmakarışık eder düşünceleri

Hüzün ve mutluluk... Gurur ve yılgınlık... Umut ve acı... Ama en fazla hasret! Yıllarca olduğu gibi, bugün de tüm bu duygu yoğunluğuyla yanarken yüreğim; ben hâlâ İstanbul’umu, İslambol’umu izliyorum, gözlerim açık. İzliyor ve yeniden “Allah Allah” sesleriyle duvarlarımı inletecek Fatihleri bekliyorum.

Her gün, bir yeni çirkefliğini de görsem bu kentin, pes etmiyorum. Sokaklarımdan çirkinlik, iffetsizlik, edepsizlik, insan kılığına bürünüp yürüse de yılmıyorum! Beklemeye devam ediyorum dirilişi. Gözlemeye devam ediyorum uyanışı. Ve arıyorum. Gözlerimi hiç kapatmadan, her baktığım yüzde Fatih’i arıyorum. Her konuştuğum insanda bir Sultan’lık... Turistik bir yapıymışım gibi beni seyreden her ziyaretçinin gözlerinde “Burası Ayasofya Camii” parıltısını arıyorum.

Gördükçe, tanıdıkça insanları, şaşıyorum. Öylesine bir azmin, imanın, aşkın sahibi olan ecdada; böylesi torunlar yakışır mıydı diyorum. “Daha ne kadar tarihinizi, kökünüzü bilmeden yaşayacaksınız ” diye haykırmak istiyorum. Başıboş, umarsız, hedefsiz, gayesiz, amaçsız yürüdükçe gençler bu yollarda, ben yıkılıyorum. Kalbinde yığınla günah karasıyla, faizle uğraşan elleri, zinaya bulaşmış bedeni, anne babasını bezdirmiş asiliğiyle dokununca insanlar bu toprağın kalbine, ben ürperiyorum.

Sonra görüyorum ki, koştura koştura yaşadığı hayatı, okunan vakit ezanıyla durduran gençler de var bu topraklarda. Cami şadırvanında aldığı abdestle sanki yüzünü değil, yüreğini yıkayan ve kirinden görülmeyen bir dünyada temiz kalmak için çabalayanlar da var. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta olduğunu bilen ve Fatih olmak için fetih aşkını içinde büyüten devrin mücahitleri bunlar...

Örtüsüne bürünmüş, edebiyle yürüyen, evinde, okulunda, işinde, anneliğinde, evlatlığında, eşliğinde kulluğunun hakkını veren mücahideler de var bu topraklarda. Kadınların, kadınlıklarını gurursuzca ayaklar altına serdikleri bir devirde, nice Fatihlere annelik yapabilecek olan, bunun şuuruyla kendini tertemiz tutan fetih anneleri bunlar.

Bu cevherleri gördükçe kalbime huzur dolar. Her ne kadar bir avuç da kalsalar, kimi zaman nefes alacak, adım atacak gücü bulamasalar da kendilerinde; bir Fatih nidasıyla “Ya Allah” deyip yeniden toparladıkça onlar kendilerini, bu karmaşık düzeni, bu bozuk sistemi değiştirebilecek eller olarak gördükçe kendilerini, ben de yeniden fethi yaşamış gibi mutlu olurum. Yeniden giderim yıllar öncesine. Tıpkı her yıl olduğu gibi, bir sabah namazı sonrası, yeri göğü inleten bir duayla ve tekbir nidalarıyla surlara yürüyen Ulubatlı Hasan’ı, Akşemsettin’i görür sanki gözlerim bu gençlerde. Aşk dolarım, umut dolarım. Ve onlar inadına temiz kaldıkça bu düzende, ben de temiz bir İstanbul’un, temiz bir dünyanın hayalini kurarım.

Ben Ayasofya! Bugün başka benim için, bu sabah başka. Tüm bunları düşünüp, ezanla kendimi bulurken ben, İslam yurdu ülkemin dört bir yanından yiğitler koşarak geliyorlar yanıma. Sabah namazını benim şahitliğimde kılmak için geliyorlar. “Biraz daha sabret” demek için geliyorlar. “Az kaldı, biz kıracağız bu zulmün zincirlerini, biz yeniden fethedeceğiz seni” demek için geliyorlar.

Görüyorum, Konstantiniyye’yi İstanbul yapan Fatih’in çakmak çakmak gözleri gibi bakıyorlar bana. Ayasofya’yı Camii yapan bir büyük aşkın, bir koca derdin sevdalısı olarak yürüyorlar. Davalarının delisi olmuş, çağın Bizanslarına inat, İslam birliğine yürüyorlar...

Ben Ayasofya! Biliyorum az kaldı. Yeşil çimenler üstünde, dönerek Kâbe yönüne, Allah’a şükür namazı kılacağız, biliyorum. Fatih Sultan’ın Ayasofya vakfiyesinin tüm gönüllerde okunacağı ve gereğinin yapılacağı güne az kaldı biliyorum. Tarihinden kopan bu milleti, yeniden tarihine âşık edecek, yeni yeni destanlar yazdıracak günlere az kaldı biliyorum.

Ben sabrediyor ve bekliyorum. Her kim ki adaysa Fatihlik rütbesine, ümidini yitirmesin kesinlikle. Yılgınlığa düşmesin bu bozuk düzenin içinde. Ezilip yıkılmasın batılın karşısında. Sabrıyla gülleri deren, imanıyla batılı eriten, aşkını ve heyecanını gönlünde diri tutan sevdalılar olarak yürüsün surlara. Kendi şehrinde, kendi evinde, kendi nefsi ve kalbinde fethedilmesi gereken, Bizansî bir sistemden temizlenmesi gereken her ne varsa oraları fethetsin önce. Dünyanın tüm kirlerinden arınsın ve tertemiz bir yürekle, yeni bir dünyayı kurmak için hazırlasın kendini. Tüm imkânsızlığa rağmen pes etmesin ve yürütsün karadan gemileri. Tarihinde görülmemiş silahlar bulsun batıla karşı. Nefsine ve şeytanın hâkim olduğu bir dünyaya, toplar döktürsün onun imanı.

Ben Ayasofya! Fatih’in çocukluğundan beri aşkıyla yandığı büyük fethin simgesi... Biliyorum az kaldı, bu topraklardan yeni bir Fatih çıkacak. Biliyorum az kaldı, zincirlerimin kırıldığı gün, hüznüm tamamen dağılacak!