İktidar ve güçle olan ilişkimiz ve bakışımız, genel manada siyasete olan yaklaşımımızı da belirledi, belirliyor. Her ne kadar hoş görmez gibi görünse bile, toplum bir şekilde “mutlak güç” kavramına karşı sıcak duruyor öteden beri. Bunun imparatorluk geçmişimizle ve “asker millet” olarak formüle edilen durumumuzla bir ilintisi var muhakkak.
İmparatorluk döneminde, hanedanın belirlenmiş olan ve esnetilemez nitelikteki tahta çıkma kurallarına rağmen dahi yaşanan “kardeş kavgaları”, doğrudan bir güce sahip olma savaşı olarak karşımıza çıkar. Saray kadınları ve kardeşler arasında yaşanan bu kavgalar, o dönem için siyasi çekişme olarak da görülebileceği gibi “mutlak güce” sahip olma mücadelesi olarak da değerlendirilebilir. Bu mücadeleye şehzadelerin anneleri, devrin etkili sadrazamları, paşaları veya bilfiil yeniçeri yani ordu da müdahil olmuştur. Bu durum, güce sahip olma mücadelesinin her dönem için ne kadar da çok boyutlu olduğunu göstermektedir.
Osmanlı tarihinde, siyasi bir altyapısı veya herhangi bir ideolojik arka planı olmasa da, birkaç kez padişahların alaşağı edilmesine ve hatta katledilmesine denk gelinir. Baba bir, anneleri farklı olan kardeşlerin, mutlak güç uğruna birbirlerinin canına kast etmesi durumu da dikkate şayan bir durumdur. “Kardeş kavgası” ifadesi talihsiz olduğu kadar da eski ve acıtan bir olgudur bu topraklarda.
Her devirde olduğu gibi, Osmanlı’nın son döneminde de, “elden gitmekte olan imparatorluğu kurtarma” gerekçesiyle de güç ve iktidar kavgalarına girişildi. Belki kendilerine göre amaçları anlaşılabilir olan, ancak metod ve yaklaşım olarak yanlış yollara sapmış bulunan ve netice olarak da başarısız olan İttihat ve Terakki örneğinde olduğu gibi, iktidar için kanlı ihtilaller tertip etmekten çekinilmedi, muhalif görülenler bir şekilde “etkisiz hale getirildi”, rakip olmaktan çıkarıldı.
Bugün hala “İttihatçı gelenek” diye bir tabirden bahsediliyor ama İttihatçılar da bu geleneği daha öncekilerden devralmıştır aslında. “Ordu millet” veya “asker millet” şeklinde formüle edilen durum, iktidar için kanlı girişimleri de her dönem önümüze koymuştur. Bu bakımdan, “İttihatçı gelenek” orijinalitesi olan bir şey değildir, tarihten süzülüp İttihatçıların önüne gelmiştir de denebilir.
İttihatçıların ceberrut tarzı, iktidardan düşmelerinden sonra, hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile kendi aleyhlerine döndü. 1926’daki İzmir suikastinin ardından yaşanan gelişmelerin İttihatçıların tasfiyesine dönüşmesi, bu bakımdan dikkate değerdir. Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” adlı romanı bu suikast girişimini ve İttihatçıların tükenmeyen “komitacılık” hevesini anlatır.
Bugüne gelene kadar yaşanan darbeler, ilan edilen muhtıralar, kanunsuzca görevden el çektirilen hükümetler vs benzer bir hasleti işaret eder. Güç kavgası ve iktidar mücadelesi… Enteresan olan bir durum da, mutlak gücü eline alanın kendinden olmayanı sindirme, ezme, sesini kesme gibi yöntemlere tevessül etmesidir. Adeta “mutlak güç” sahibi olmak ve bu gücü korumak için bu her şeyi kendine benzetme veya tektipleştirme elzem olarak görülmüştür. Dolayısıyla farklı düşünen, farklı konuşan, soran, sorgulayan kim olursa olsun, “düşmanlaştırılmaktadır”.
Halbuki, toplumumuz ve ülkemiz, çok farklı kültürlerin, çok farklı inançların, düşüncelerin, fikirlerin, yaşantıların bir bileşimidir. Türkiye dediğimizde, bunun içine Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz da girer; Sünni, Alevi, Süryani vs de girer; sağcı, solcu, dindar, laik, elitist, laik veya muhafazakar da girer. “Türkiye eşittir şu” diyerek diğerlerini hariçte bırakma lüksümüz yoktur. Bu ülkede yaşayan ve aleni şekilde düşmanlığı bulunmayan herkes, bu ülkenin bir parçasıdır.
Bizden farklı düşünüyor, olaylara farklı yaklaşıyor, farklı bir yaşantısı var diyerek bir başkasını “ötekileştiremeyiz”, “düşmanlaştıramayız”, “hain” ilan edemeyiz. “En vatansever biziz” demek de yanlıştır, güce sahip olduğumuz için bu ülkede yaşayan ama “bizden olmayanlara” karşı tahakküm kurmaya çalışmak da hem yanlıştır hem de ayıptır.
Bu manadaki güç kavgası ve iktidar mücadelelerinin sebepleri de sonuçları da ortadadır ve aslına bakıldığında tam bir “kazananı olmayan oyun”dur. Bugün gücü elinde bulunduran kendinden olmayana hükmederken, yarın “bugünün ezileni” gücü eline alıp aynı yanlış yöntemi “dünün güç sahibi”nde uygulayabilir.
Bu manasız fasit daire, “zalim-mazlum” denkleminde rollerin değişmesine neden olur sadece. Bu da kimseye bir fayda sağlamayacaktır.