N’olur yapmayın, kendinize gelin artık.
Bir yerlere aidiyetiniz sizi o büyük mensubiyetten uzaklaştırmasın.
O kutsayıp durduğunuz kabak bir gün sizin başınıza patlar.
Bilginiz olabilir, zaten bilgi sorunumuz yok. Hatta çokbilmişlik sorunumuz olduğu bile söylenebilir. Bütün mesele bilginin bizi doğru bir istikamete taşımamış olmasıdır.
‘Peygamberimiz kabak severdi. O halde sen de sevmek zorundasın’ tarzı sünnet algısı sadece bizi çelişkiye sevk etmiyor, aynı zamanda peygamberimizin hayat düsturu ve örnekliğini pratik hayattan uzaklaştırıyor.
İleride telafisi imkânsız sonuçlarla karşılaşabiliriz.
İslam’ın ruhu peygamberimizin misyonuyla bağdaştırılamayacak yorumlar yapmak çevrenizde belki heyecan oluşturabilir, siz de bu yoğun ilgiden tatmin bulup nasiplenebilirsiniz.
Lakin özellikle yeni nesil genç kuşakların dinle yarım yamalak kurdukları ilişkiyi tamamen sıfırlayıp bitirebilir.
Bunun tezahürlerini çoktan görmeye başladık bile.
Yirmi beş yıldır din eğitiminin içerisinde bulunan birisi olarak hiç bu kadar gençleri yaşadıkları hayat karşısında seçeneksiz görmedim.
Yaşadıkları hayatla baş edemeyip yerine yeni bir şey yerleştirmek isteyen gençlerin önünde heyecan verecek hiçbir şey yok.
Din belli anlayış ve yaklaşım sahipleri arasında parsellenmiş durumda.
Böyle durumlarda Diyanet’in sesinin daha yüksek çıkması gerekmez mi?
Giyim kuşam, yeme içme gibi mevzulardan dine girip ahkâm kesmek son zamanların alışkanlığı haline geldi.
Kalp, ruh, kafa, dimağ gibi din ve ahlâk noktasında asli unsurların çoktandır sözü bile geçmiyor.
Hatta bu kavramlarla istihza etmek daha makbul görülüyor.
Etek boyu, başörtüsü şekli asli bir umde gibi değerlendirilirken kalp ve kafa temizliği neredeyse alay konusu haline gelmiş durumda.
Kanaatlerin ve inisiyatiflerin âdeta dinleştiği bir ortamda daha çok muhasebe yapmak ve özeleştiri kültürü geliştirmeye ihtiyacımız var.
Ne namaz platformu ne hac kampanyası, aklımızı iyi kullanma seferberliği, insan ve izan ayaklanması gerek dostlarım.
KİTABA FUARDAN GİDİLMEZ,
FUARA KİTAPTAN GİDİLİR!
Çarşamba günkü yazısında Fatma Barbarosoğlu da köşesinde değinmişti.
TÜYAP Kitap Fuarındaki kalabalık bizi aldatmasın.
Bu manzara kitap okuma istatistiğine doğru bir katkı sağlayabilecek bir kalabalık değildir.
Kitap karıştıran yok, kitap satın alan çok.
Ünlüler şöhret kazandıkları alanı pekiştirip sınırlarını daha bir geliştirmek için kitaplar kaleme alarak fuarın bu atmosferinden yararlanmaya çalışıyorlar.
Özel kitlesel imza seansları fuarın en çok dikkat çeken yanı.
Kitaba fuardan değil, fuara kitaptan gidilir.
Öğrenci gruplarının öğretmenler tarafından fuara götürülmeleri iyi bir çaba olmakla beraber kafalarda bir kitap listesi oluşmadan yapılan fuar gezilerinin karmaşa ve kargaşadan başka bir sağlayabileceği bir şey yoktur.
Önce öğretmen okumalı.
Ders kitabı okulu, okumayı ve öğrenciyi teslim almamalı, rahat bırakmalı.
Öğrenci proje ödevleri kitap heyecanı içerisinde ve kitap formatlarında olmalı. Böylelikle öğrencinin kitap sevgisi kitap sevincine dönüştürülmüş olur.
Fuarlarda kitap ve yazar sayısına muadil olarak kitap ve kültür atmosferi daha çok hissedilmelidir.
Ulaşım ise başlı başına bir konu.
Sadece fiziki mesafe değil, sosyal ve kültürel mesafe de dikkate alınması gerekir.
Her semte bir kütüphane ve her semte aranan her yayının bulunabileceği bir kitabevi bu mesafeyi ortadan kaldırmaya yetecektir sanırım.