İslâm ümmeti içindeki ihtilâfların, bölünme ve parçalanmanın, grupçuluk ve hizipçiliğin, itaatsizlik ve baş tanımazlığın Müslüman toplumları ne hale getirdiğini, günümüzde de gözlerimizle görüyor ve bunun ıstırabını hep birlikte çekiyoruz. Ümmet olma vasfına sahip bulunmadığımız gibi, ayrı milletlere ve pek çok ülkelere bölünmüş halimizle, kendi milli hudutlarımız ve coğrafyamız içinde de birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi sağlayabilmiş değiliz.

İslâm toplumlarının fitneden kurtulabilmesi, ihtilâflara düşmemesi için müşterek bir düşünce ve hareket tarzına sahip olmaları gerekir. Bu ise belli bir şahsın veya bir grubun düşünce ve hareket tarzı olamaz. Çünkü başka şahıslar ve gruplar da vardır; onlar da kendilerinin haklı ve doğru olduklarını iddia edebilirler. İşte Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bunu da açıkça tesbit ve tayin etmiş ve: “Sizin üzerinize gerekli olan benim sünnetime, yoluma ve doğru yola ulaştırılmış Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetine sımsıkı sarılmanızdır.” buyurarak, ortak hareket noktasını göstermiştir.

Bilindiği gibi, Hulefâ-i Râşidîn, Hz. Ebû Bekir (R.A.), Hz. Ömer (R.A.), Hz. Osman (R.A.) ve Hz. Ali (R.A.)dur. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, başka birçok hadis-i şeriflerinde olduğu gibi, bu hadis-i şerifte de onların hidayet, hak ve doğru yol üzere bulunacaklarını, kendilerine uyulması gerektiğini ifade buyurmuşlardır. Ehl-i sünnetin bütün mezhepleri, Hulefâ-i Râşidîn’e uyulması gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler.

Bundan sonra, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bir noktaya daha dikkat çekmekte, bid’atlerden mutlaka sakınılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Çünkü sünnete uygun olmayan davranışlar bid’attır. Bid’at dinde yeri bulunmayan, sonradan ortaya çıkarılmış olan inanç ve ibadetlerdir. Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet’te yeri bulunmadığı ve bu iki asla aykırı olduğu için, her bid’at dalâlet yani sapıklık diye nitelendirilmiştir. Burada “bid’at” veya “muhdes” kelimelerinden kastedilen esas mana: Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet’e aykırı olarak ortaya çıkan itikat, ibadet ve dinden sayılan şeylerdir. Çünkü sonradan olan bazı işler ve icadlar vardır ki, bunlar hayatî ihtiyaç ve zaruretlerdir. Bu nevi şeyleri bid’attır diye reddetmek mümkün değildir. Bu ihtiyaç ve zaruretlerin, sapıklıkla da bir alâkası yoktur. Bu sebepledir ki, sonradan ortaya çıkıp itikad, ibadet ve amelle ilgili olmayan şeyleri yani icatları bid’at olarak nitelemek doğru bir anlayış ve yaklaşım sayılmaz.

Kısacası: İslâm toplumunu yönetenler, idareciler, âlimler va’z ve nasihat ve sohbet gibi yollarla insanları aydınlatmalı ve yetiştirmelidirler.

Takva dediğimiz Allah korkusu ve ALLAH Teâlâ’ya saygı, Müslümanın temel özelliği olmalıdır. Dinin emrettiklerine uyup neyh ettiklerinden uzak durmak takvadır.

ALLAH Teâlâ’ya itaati emrettikleri sürece, devleti yönetenlerin emirlerine itaat gerekir. Onların şahsî özelliklerine bakılmaz; çünkü bu durum sadece kendilerini ilgilendirir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bir mucize olarak gelecekteki bazı şeyleri haber vermiştir. Nitekim Müslümanlar dört halifeden sonra pek çok ihtilafa düşmüşler ve çeşitli fırkalara ayrılmışlardır.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnetinden sonra takip edilecek yol, Râşid Halifelerin yoludur. Çünkü onlar sahabenin en bilgili olanları ve takvâ cihetinden de önde bulunanlarıdır.

Yöneten ve yönetilenlerin, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnet ve yaşama tarzını, Râşid Halifelerin uygulamalarını öğrenmeleri, kendilerini sapıklığa düşmekten korur.

Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet’in zıddı ve karşıtı olan her çeşit bid’at sapıklık olup bunlardan sakınmak gerekir.