İnsan davranışları ile ilgili çok şey duymuşsunuzdur. Her ne kadar davranışı sergileyen “ben” olsa da davranış sergileme biçiminde aslında çok boyutluluk vardır. Bunu göremediğimizi düşündüğümüzde bir dost, psikolog ya da beni bana anlatacak değerde birini ararız. Farkındalık için her zaman bir çözümlemeye ihtiyaç duyarız. Ancak mesele aslına bakılırsa çoktan “beni” aşmıştır.
Örneğin bugün gelecek tasavvurunda yapay zekâ ve türevleri üzerinden bir “irade despotizminden” bahsediyor isek de yıllarca insanı kontrol etmek adına girişilen siyasal, toplumsal, kültürel, dini birçok öğe, nesnel tin/zamanın ruhu karşımızda olanca çıplaklığı ile durmaktadır. Çok şaşırmamalı. Sadece farkına varmalı.
Bugün insan iradesi için geliştirilen yorumlar yarı organik, yarı mekanik insanı doğrudan belirli fiziki müdahalelerle şekillendirebilen cinsten. İnsana bir mikroçip yerleştirerek istediğiniz komutu verebiliyorsunuz. Fakat günümüzde sadece “trol türünden” hastalıklarını bile irdelesek insanlık tarihi ile özdeş bir meselenin derinliklerine doğru yelken aldığımız fark edebiliriz. “Ben, kimim?” sorusunun niteliğindeki kayda değer dönüşümü gözlemleyebiliriz.
Sinema endüstrisi yaşadığımız bu irade despotizmini en rahat görebileceğimiz yerlerdendir. Küresel odaklar bunu dibine kadar kullanmaktadır. Ancak dünyanın çoğu yerindeki mali ve kurgu yetersizlikler bu sektörü tekelleşmeye doğal olarak itmektedir. Kendi yağında kavrulanlar açısından ise toplumunu şekillendirmek için daha ziyade geleneksel anlamda siyasal, dini epeyce de etnik odaklar tercih edilmektedir. Sinemanın işlevi ise bu tarz toplumlarda tarihi ve zorunlu ders verici, siyasal krizleri teyit edici hatta sahiplenici akıl almaz niteliktedir.
“Bak! Görüyor musun? Hep aynı oyunlar, hep aynı entrikalar!” her sahne için söylenmesi kaçınılmaz kurgu biçimidir. Söylenmiyorsa zaten eksiktir. Amacına uygun bir film de değildir. Kaldırın gitsin… Diğer yandan kavgalar, ölümler, silahlı çatışmalar, türlü müstehcen hayatlar ve fuhşiyat alıp başını gitmiş. Çılgınlar gibi neyi yaşatıyoruz, neyin peşindeyiz anlamaya çalışıyorum. Resmen kendi kendimizi imhaya programlamış gibi nesillere saçma sapan, kendi medeniyet kodlarından bihaber aktarımlar yapıyoruz.
Bu arada insanın ne’liği üzerinden izlenecek epey film var. Ancak bilim kurgunun ötesinde verilmesi gereken mesajlarda önemli ayrılıklar var. Yani neyi, ne şekilde izlediğimiz çok önemli. Bizim de bu yazı ile aslında etrafında dolandığımız insanın hafızası, kültürü, biriktirdikleri ve bunlara ilişkin insanı tam da bugün olduğu konumuma getiren “aktarabilme” meziyetidir. Bilimden felsefeye, günlük yaşamdan dünya algısına her alanda insan aktarabildiği kadar gelişiyor, “anlama” yetisini sevabıyla, günahıyla daha bir derinlikli hale getiriyor. Günahsız olmaz!
Limitless (2011) ve Lucy (2014) adlı filmleri izlediğinizde insanın zihin kapasite gücünün “bilginin mutlaklaştırılması” üzerine sıkıştırıldığını fark edeceksiniz. Çok mu kötü? Hayır, çok eksik ve insana yapılabilecek büyük bir günah! İnsanın insanlık tarihi ile ilgili bilgi düzeyinin verisel çokluğu onun dünyayı algılama ve tanımlama biçimini mutlak yapmaz. Bunun için daha ruhlu, daha insan kokulu bir kavram olan “irfan”ı tüm iştiyakımızla tanımaya ihtiyacımız var.
Hard diskimizi açıp baktığımızda geçmişimize ait birçok veri görürüz. Fotoğraflar, videolar, yazılar, slâytlar vesaire… Bunlar bizimle ilgili bazı yargılara varılmasına vesile olabilir. Ancak bunlar “ben” değildir. Çünkü o verilere baktığım zaman biliyorum ki bunlar beni açıklamak için bakılması gereken asıl şeyler değil. Ömrümün sonuna geldiğimde hard diskimde biriktirdiklerim de hayatımın toplamı değil.
İstatistiksel ya da eğilimsel bir çaba içerisine girmek istemiyorum. Aradığım şey “irfan”. Bireyi, toplumları hatta insanlığı taşıyan, insan olma özelliklerini aktaran asıl mesele. Bugün yaşadığımız sorunların bilgi eksikliğinden kaynaklandığını kim söyleyebilir? Kurduğumuz şehirlerin bilgi eksikliğinden bu halde olduğuna kim inanabilir? Çünkü hepimiz biliyoruz ki bu bir enformasyon değil, irfan meselesi. Yani neyi var kılmak istediğimizle ilgili medeni bilincimiz.
Güzel bir söz var, “Binayı canlı tutan insan nefesidir” diye. İşte irfan, o insan nefesinin ta kendisidir. Gerçekten de öyle değil mi? Bina kendi halinde bir bilgi olsa virane olur. Kültür yaşayanı olmayınca antropoloji kalır. Edep, kuru bir ritüel; ahlak, sözcüklerin piri; adalet, kanun metni sanılır. Yakılan ağıtlar, dillendirilen türküler nota diye çalınır. Şiir, sadece vezniyle övülür. Şehir birkaç ev, yol ve köprü diye anılır.
Velhasıl irfan; irade despotizmine, siyasal hiper gerçekliğe, küresel çevrelemeye karşı elimizdeki en büyük kozumuz, en anlamlı yönümüzdür.